Blog Arşivi

3 Mart 2023 Cuma

VAKIF KURAN KADINLAR

F. Hilâl FERŞATOĞLU

ADRB İl Koordinatörü/Vaiz

“Ademoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var?”[1] cevabı içinde mündemiç bu Peygamber sualinin muhatabı olan ümmet-i Muhammed, Medine'de temelleri atılan İslam medeniyetini, îlâ-yı kelimetullah idealiyle geleceğe taşırken, bu geçici dünyada kalıcı izler bırakma düşüncesinde oldular. Sahibi olduğu malın menfaatinin, kişi için bu fani dünyadan göçüp gittikten sonra bile devam etmesi anlamına gelen vakıf düşüncesi mümin olma bilincinin eseriydi.
    Köklü bir geleneğe sahip olan Devlet-i Âl-i Osman'ın, kendisine tevarüs eden en kıymetli emanetlerden biriydi “vakıf” ve devlet büyüklerinden halka kadar herkes kendi kudretince sahip çıkmıştı bu kuruma. Bugün bir kısmı yaşayan, tarihin şahitlik ettiği, hayır eserlerine bakıldığında, padişahlar, şehzadeler, sadrazamlar, paşalar gibi hanedan üyesi hanım sultanların da, toplumun hâlihazırdaki bir ihtiyacını karşılamak üzere nitelikli hayır hizmetlerinde bulundukları görülmektedir.
    Hanedanın Kadın Mensupları ve Gelirleri
    Osmanlı hanedanının kadın fertleri, padişah anneleri, eşleri, kızları ve onların kızlarından oluşmaktaydı. Padişah annesi, oğlu tahta çıktığında hayatta ise, “valide sultan” ünvanını alır,  devlet protokolünde sırası hemen padişahtan sonra gelirdi. Hânedanın haremdeki en üst düzey temsilcisi olan valide sultan, oğlu ölür ya da tahttan indirilirse, protokoldeki yerini kaybeder, “valide-i atik” diye anılırdı. Yani “valide sultan”, padişah annesinin yalnızca oğlunun saltanatı süresince taşıdığı ünvandı.[2]
    Padişah eşlerine ise ilk dönemlerde “hatun” diye hitap edilirken, sonraları “haseki” denilir oldu. “Haseki sultan”, erkek çocuk dünyaya getiren hasekilere verilen ünvandı. Bu ünvanla birlikte kendilerine bir daire tahsis edilir, hizmetine cariyeler, emrine de alışveriş vs. gibi, bütün işlerine koşturan bir kethüda tayin edilirdi.[3] Böylelikle harem hiyerarşisinde valide sultandan sonra gelen hatun kişi, haseki sultan olurdu. Şehzade anneleri, vakti geldiğinde yetişmek ve yönetim tecrübesi edinmek üzere sancağa gönderilen oğullarıyla birlikte sancağa gider, bir anlamda onlara hamilik ederlerdi. XVIII. yüzyılın başından itibaren padişah hanımları için “kadınefendi” tabiri kullanılmaya başlanmıştır.[4]
    Padişah ve şehzade kızları da, ilk dönemde diğer kadınlar gibi “hatun” diye anılırdı. Abbasi Halife'sinin, Yıldırım Bayezid’ı, Haçlılara karşı kazandığı Niğbolu savaşını müteakip “Sultan-ı iklim-i Rum” (Anadolu'nun sultanı) diyerek taltif etmesinden sonra, zamanla padişah anneleri, çocukları ve torunları için de “sultan” ünvanı kullanılır oldu. Artık hanedana mensubiyeti ifade eden “sultan” ifadesi, hanedan erkekleri için kullanıldığında isimden önce, hanedan kadınları için kullanıldığında ise isimden sonra gelmiştir. Zaman içinde “hanım sultan” tabiri, özel olarak padişahın ve şehzadelerin kızları ve kızlarının kızlarını ifade etse de[5], günümüzde “hanım sultanlar” denildiğinde genel olarak hanedana mensup kadınlar kastedilmekte ve anlaşılmaktadır.
    Osmanlı padişahları, valide sultan ve hanım sultanlar için mîrî arazileri temlik eder veya timar olarak verirlerdi. XVI. yüzyılın sonlarına kadar bu tahsisatlar özel bir adla anılmazken bu tarihten sonra, hanedan mensubu kadınların ihtiyaçları için mîrî araziden “paşmaklık” denilen bir toprak tasarrufu görülmektedir.  XVII. ve XVIII. yüzyıllarda yaygınlaşan bu uygulamaya göre padişahın annesi, eşleri ve kızlarının ihtiyaçları için, devlet tarafından belirli bir arazinin vergi gelirleri “kayd-ı hayatla” tahsis edilirdi. Paşmaklıklar, sahibinin vefatı ile ileride tekrar aynı amaçla kullanılmak üzere hazineye intikal ederdi ancak paşmaklıkların hanım sultanların serbest mülk olarak kurdukları hayratlarına vakfedildiği de olmuştur.[6]
    Valide sultanların ve hasekilerin paşmaklık gelirleri dışında, darphaneden maaş aldıkları biliniyor. Bundan başka azımsanmayacak bir diğer gelir kalemini de yabancı devletlerden ve Osmanlı devlet ricalinden gelen hediyeler oluşturuyordu.
    Hanım Sultanların Vakıf Hizmetlerinden Örnekler
    Servet sahibi hanedan kadınları, İslam hukukunun mal ayrılığı ilkesi mucibince tasarrufları sadece kendi ellerinde bulunan mülklerini, rıza-yı ilahiyi gözeterek, toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere sarf etmekten çekinmemişlerdir. Bu sayede hem zengin-fakir arasında denge kurulmaya çalışılmış, hem saray ile halkın irtibatı kuvvetlenmiş, hem de halkın Devlet-i Âliye’ye bağlılığını temin ile istikrar sağlanmıştır.
    Hanım sultanlar daha ziyade Osmanlı'ya payitaht olmuş Bursa, Edirne, İstanbul şehirlerinde, şehzadelerin yetiştikleri sancaklarda ve kutsal topraklarda vakıf eserler meydana getirmişlerdir.
    Kaynaklara göre, vakıf kuran ilk valide sultan, Orhan Gazi'nin hanımı,  I. Murad’ın annesi, Nilüfer Hatun’dur. Osmanlı'nın ilk başkenti Bursa'da, bir tekke, bir mescit, şehrin içinden geçen ve kendi adıyla anılan Nilüfer çayı üzerine de bir köprü yaptırmıştır.[7]
    Fatih Sultan Mehmed Han’ın hanımı ve II. Bayezid’in annesi Gülbahar Hatun’un Edirne'de kendi adıyla anılan bir camisi ve Tokat’ta Hatuniye Camii ve Medresesi bulunmaktadır.[8]
Klasik dönemde adından söz ettiren güçlü valide sultanlardan, Yavuz Sultan Selim’in hanımı Hafsa Sultan, oğlu Şehzade Süleyman, Manisa sancağında valilik yaptığı süre boyunca ona eşlik etmiş ve cami, medrese, sıbyan mektebi, hankah, imaret, hamam ve şifahaneden oluşan, muazzam bir külliye yaptırmış, bu tesislerin işletilmesi için vakıf tesis etmiştir.[9] Külliye içindeki şifahane, Osmanlı Devletinde kadınlar tarafından yaptırılan ilk darüşşifa olma özelliği taşımakta ve burada ruh hastalarının musiki ile tedavi gördükleri bilinmektedir.[10]
    Klasik dönemin en meşhur sultanı olan Hürrem Sultan'ın, Kanuni Sultan Süleyman’ın kendisine bağışladığı geliri yüksek arazilerden elde ettiği gelirle bugün de hayatta kalan vakıf eserler imar ettiği bilinmektedir. Dersaadet’in seçkin bir bölgesine yaptırdığı külliye içinde, cami, medrese, sıbyan mektebi, imaret ve bugün de “Haseki” adıyla hizmet veren hastanenin temeli olan darüşşifa bulunmaktadır. İstanbul'da bir kadın tarafından kurulan ilk külliye olma özelliği taşıyan eser, Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Haseki Sultan’ın Sultanahmet meydanında -ihtimal ki külliyeye gelir sağlamak üzere- yaptırdığı Çifte Hamam, Türk mimarisindeki hamamların en gelişmiş örneklerindendir.[11] Hürrem Sultan'ın vakıf eserleri arasında Eğrikapı’da medrese, Edirne'de cami, imaret, köprü, su yolları ve çeşmeler, Cisrimustafa’da kervansaray zikredilir. Hürrem Sultan'ın unutulmayacak hayratları arasında, Mekke, Medine ve Kudüs şehirlerinde adına inşa ettirdiği imaretler bulunmaktadır.[12] Kudüs Haseki Sultan imareti ve bu imarete bağlı vakıf tesisleri, halen Eski Kudüs denilen bölgede faaliyetini devam ettirmektedir.[13] Hürrem Sultan’ın kutsal topraklardaki hayır hizmetlerine verdiği ehemmiyet, kendisinden sonra hanım sultanlara örneklik teşkil etmiştir.
    Kanuni ve Hürrem Sultan'ın kızı olan Mihrimah Sultan, Rüstem Paşa’nın eşi, II. Selim'in ablası, III. Murad'ın halası olarak tarihin en güçlü şahsiyetleriyle birarada yaşamış bir hanım sultandır. Babasının tahsis ettiği yüksek gelirli haslara ilaveten, eşi Rüstem Paşa’nın miras bıraktığı büyük servet kendisine ve kızına kalmıştır.[14] “Hayrât ve hasenât sahibi, dünya ve yurdun ismeti, Allah’ın kendisini fazılla, ihsan yağmakla seçkin kıldığı hanım sultan”[15] olarak anılan Mihrimah Sultan, siyasi pozisyonu ve ekonomik gücü sayesinde, ismini geleceğe taşıyan kudretli bir vakıf müessisidir. Üsküdar ve Edirnekapı’da, Mimar Sinan'a yaptırdığı, cami, medrese, türbe, sıbyan mektebi, han, imarethane ve tabhaneden oluşan iki muhteşem külliye, kendi ismiyle anılmaktadır.
    Mihrimah Sultan'ın Haremeyn hizmetleri de dikkate değerdir. Vaktiyle Harun Reşid’in hanımı tarafından, Mekke'nin ve Arafat'ın su ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan su yollarının bozulması sebebiyle, tadilatı gerekmiştir. Ayn-ı Zübeyde adıyla anılan su kaynağının köklü bir şekilde tamiri, ilave su kanallarıyla zenginleştirilmesi ve Mekke içerisinde yeterli dağıtımı sağlayacak çeşmelerin yapım masrafının tamamını Mihrimah Sultan karşılamıştır. Tamirat on iki yıl sürmüş ve bu iş için yaklaşık bin kişi çalışmıştır. Bu cömert Sultan'ın, her yıl Mekke ve Medine fakirlerine dağıtılmak üzere para gönderdiği, ayrıca Haremeyn’deki görevliler için de maaş tahsisinde bulunduğu vakfiyelerinde geçmektedir.[16]
    Üsküdar'ın imarında büyük katkısı olan bir başka hanım sultan, II. Selim'in başhasekisi ve III. Murad'ın validesi Nurbanu Sultan’dır. Üsküdar, Toptaşı’nda, Mimar Sinan'a yaptırdığı ve içinde cami, medrese, kütüphane, tekke, sıbyan mektebi, darulhadis, darulkurra, darüşşifa, imaret, hamam ve kervansaraydan oluşan külliye, Atik Valide Sultan Külliyesi ismiyle anılır.[17] Nurbanu Sultan, bu merkezin su ihtiyacını karşılamak üzere üç farklı kaynaktan su toplatmış, “Atik Valide Suyu”  denilen havuza zamanla pek çok tesis bağlanmıştır.[18] Yine bu kıymetli vakıf eserin hizmetlerinin sürekliliği için, Üsküdar'daki Yeşildirekli Hamam’ın, Divanyolu’ndaki Çemberlitaş Hamamı’nın ve Langa’daki Havuzlu Hamam’ının gelirleri Valide Sultan tarafından vakfedilmiştir.[19]
    I . Ahmed’in hanımı, IV. Murad'ın ve Sultan İbrahim'in annesi, Mahpeyker Kösem Sultan, padişahların çocuk yaşta tahta çıktıkları XVII. yy. Osmanlısında, uzun yıllar “nâibe-i saltanat” olmuş güçlü bir valide sultandır. Kösem Sultan'ın İstanbul'da ve taşrada tesis ettiği vakıflar içinde, Üsküdar'da, Boğaz'ı, Haliç'i ve Marmara'yı gören bir tepenin yamacına kurdurduğu, cami, çifte hamam, sıbyan mektebi, sebil ve çeşmesi ile Çinili Külliyesi’nin yeri ayrıdır. Çakmakçılar Yokuşu'nda, İstanbul'un Kapalıçarşı'dan sonraki en büyük çarşı hanı olarak yapılan “Büyük Valide Han”ını, Üsküdar'daki külliyeye gelir sağlamak için yaptırmıştır.[20] Anadolu Kavağı’nda mescit, Sultanselim’de Valide Medresesi, Mescit ve Çeşmesi, Yenikapı’da çeşme, Konya’da han, Yunanistan’da haslarına yakın Barda suyu üzerinde yedi gözlü Valide Sultan Köprüsü, Mekke-Medine yolunda su tesisi, diğer hayratları arasındadır.[21] Haremeyn fukarasının, yoksul hacıların, ihtiyaçlarını karşılamak ve her yıl Surre Alayı’yla gönderilmek üzere para vakıfları tahsis eden [22], muhtaçlar için aşevleri açan, borçları yüzünden hapse düşenlerin borçlarını ödeyip serbest kalmalarını sağlayan, fakir kızların çeyizlerini düzüp evlendiren “insaniyetli” sultan, kurduğu vakıfların hizmet sürekliliğini sağlamak için de zengin gelir kaynakları bırakmıştır.[23]
    Sultan İbrahim'in hasekisi ve IV. Mehmed'in annesi Hatice Turhan Valide Sultan, şair Abdî'nin düşürdüğü tarihte “...Kilid-i bahr-i İstanbul, sedd-i pâk-i Sultânî” dizesiyle adını bulan Çanakkale Boğazı kalelerini ve onların yanına bir de cami inşa ettirmiştir. Yapımını Safiye Sultan'ın başlattığı ancak ölümüyle yarım kalan Eminönü'ndeki Yeni Cami’nin inşasını elli küsür yıl sonra tamamlatmış, bunun yanı sıra mektep, darulhadis, çarşı, hünkâr kasrı, sebil, çeşme ve içinde medfun bulunduğu türbeyi de yaptırarak adını tarihe yazdırmıştır.[24]
    Üsküdar’da bir kuş kafesini andıran, üstü açık türbesiyle hatırlarda yer tutan Gülnûş Emetullah Valide Sultan, IV. Mehmed'in başkadını, II. Mustafa ve III. Ahmed’in annesidir. Haseki sultan iken Mekke'de Hasekiyye imareti, Hac yolu üzerinde köprüler, çeşmeler, sebiller ve kuyular vakfetmiştir. Büyük oğlu II. Mustafa zamanında Galata Yeni Camii’ni, küçük oğlu Sultan Ahmed’in saltanatı sırasında Üsküdar Balaban İskelesi’nin sağında Cedîd Valide Külliyesi’ni yaptırmıştır. Camii, sıbyan mektebi, medrese, sebil, çeşme, imaret, arastalar ve meşrutalardan oluşan külliye, tarihçi Râşid’in ifadesiyle Üsküdar'a “azim revnak ve şân” veren bir eserdir.[25]
    Osmanlı’nın en hayırsever sultanlarından biri olan Bezmiâlem Valide Sultan, II. Mahmud'un ikinci kadınefendisi, çocuk yaşta tahta çıkan Abdülmecid'in validesidir.  Bugün de hizmetini sürdüren en önemli vakıf eseri, vakfiyesinde sadece muhtaç ve kimsesizlerin ücretsiz olarak tedavi göreceği belirtilen Gurebâ-yı Müslimîn Hastahanesi’dir. “Hastahane” tabirinin ilk defa kullanıldığı bu müessesenin hemen yanına bir de cami inşa ettirmiştir.
Hayırhâh hanedan kadınlarının Haremeyn yoksullarını gözetme geleneğinin devamı olarak, Mekke'de de bir Gureba-yı Müslimin Hastanesi inşası başlatmış ancak sağlığında tamamlanamayan bu hastane II. Abdülhamid tarafından hizmete açılmıştır.
    Bezmiâlem Valide Sultan’ın, içinde matbaası ve kütüphanesi bulunan, devlet dairelerine memur kadrosu ve Darülfünun’a talebe yetiştirmek üzere kurdurduğu Valide Mektebi, ilk modern mülkiye mektebidir. Günümüzde İstanbul Kız Lisesi adıyla eğitim-öğretime devam etmektedir.[26] Eminönü ile Karaköy arasına yaptırdığı Cisr-i Cedîd (Galata Köprüsü) diye anılan köprü önemli bir bayındırlık hizmetidir. Ölümünden sonra tamamlanan Dolmabahçe Camii, yine Bezmialem Valide’nin vakıf eserlerindendir. Hayratı arasında Sultanahmet'teki Üçler Çeşmesi, İstanbul'un çeşitli yerlerinde yaptırdığı ve ihya ettirdiği başka çeşmeler, sebiller bulunmaktadır.[27]
    Hanım sultanlar içinde külliye çapında eser bırakan son vâkıfe, II. Mahmud'un beşinci kadınefendisi, Sultan Abdülaziz'in annesi, Pertevniyâl Valide Sultan’dır. Aksaray’daki Valide Sultan Külliyesi, camii, mektep, kütüphane, muvakkithane, çeşme ve türbeden oluşur. Karagümrük'te, Yahya Efendi Dergâhı’nda, Eyüp’te çeşmeler yaptırmış, Yahya Efendi türbesini tamir ile ihya edip, dergâha kendi vakfından yıllık erzak bedeli tahsis ettirmiştir. İlk Osmanlı zırhlısı olan “Feth-i İslâm”, onun tersanede yaptırdığı taş tezgâhtan (inşa havuzu) çıkmıştır.[28] Medine fukarası Pertevniyal Valide Sultan’ın hayır ışığına her yıl gönderdiği surreleri almak suretiyle nail olmuştur.[29]
    Osmanlı hanedanının kudretli kadınları, hayırseverlik idealleriyle inşa ettikleri vakıf eserleri ile halkın gönlünde taht kurmuşlardır. Onların bu alicenap tutumları halk arasında aksi sadâ bulmuş, zenginleri için örneklik teşkil etmiş, fazilet duygusunun gelişmesine sebep olmuştur. Banisi bulundukları külliyeler, sadece ihtiyaca cevap vermekle kalmayıp, şehir kültürünü geliştiren, sosyal hayatın can damarı olan merkezler haline gelmiştir. Nihayet Osmanlı mülkünü ebedi nakışlarıyla işleyip, medeniyet inşasına katkıda bulunan hanım sultanlar, sahip oldukları servetin hakkını en iyi şekilde vermişlerdir.

 

Bu yazı İstanbul Müftülüğünün Din ve Hayat Dergisinde 30. Sayısında yayınlanmıştır. (Sayfa 76)

[1] Müslim, “Zühd”, 3-4, 2958; Tirmizî, “Zühd”, 31, 3351.

[2] Ayrıntılı bilgi için bkz. Ali Akyıldız, “Valide Sultan”, DİA, İst. 2012, c.42, s.494-499.

[3] Abdülkadir Özcan, “Haseki”, DİA, İst. 1997, c. 16, s.368.

[4] Ali Akyıldız, “Kadınefendi”, DİA, İst. 2001, c. 24, s. 94.

[5] Filiz Ç. Karaca, “Hanım Sultan”, DİA, İst.1997, c.16, s. 28.

[6] Mehmet İpşirli, “Paşmaklık”, DİA, 2007, c. 34, s. 186-187.

[7] Necdet Sakaoğlu, Osmanoğullarının Ünlü Kadın Sultanları, İstanbul 2007, s. 22

[8] Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, İst 2008, s.112,113.

[9] Erdem Yücel, “Osmanlı Tarihinde Vakıf Yapan Kadınlar”, Hayat Tarih Mecmuası, c.7, Şubat 1971, S. 1, s. 47

[10] Müjgan Cunbur, “Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde Kadınların Kurdukları Şifahaneler”, Erdem, Ankara 1987, c.3, S. 8, s. 344.

[11] Yücel, agm., s. 48.

[12] Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, Valide Sultanlar, Hatunlar, Hasekiler, Kadınefendiler, Sultanefendiler, İst 2008, s. 179.

[13] Ayrıntılı bilgi için bkz. Amy Singer, Osmanlı'da Hayırseverlik: Kudüs'te Bir Haseki Sultan İmareti, (çev. Dilek Şendil) İst. 2014.

[14] Sakaoğlu, age., s.189.

[15] Üsküdar Mihrimah Sultan Camii cümle kapısı üzerindeki kitabeden bir kısım.

[16] Ebru Eynallı, “Vakıfsever Bir Hanım Sultan: Mihrimah”, Vakıf Restorasyon Yıllığı, 2014, S. 9, s. 15.

[17] Çağatay Uluçay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Ank. 1980, s. 40.

[18] Yücel, agm., s. 48.

[19] Uluçay, age., s.40.

[20] Murat Kocaaslan, Kösem Sultan, Hayatı, Vakıfları, Hayır İşleri ve Üsküdar'daki Külliyesi, İst. 2014, s.118.

[21] Necdet Sakaoğlu, age., s. 231.

[22] Yücel, agm., s. 49.

[23] Kocaaslan, age.,  s.143.

[24] Uluçay, age., s. 58-59.

[25] Sakaoğlu, age., s. 274.

[26] Haluk Şehsuvaroğlu, “Bezmialem Valide Sultan”, Resimli Tarih Mecmuası, IV/39, İstanbul 1953, s. 2098.

[27] M. Hüdai Şentürk, “Bezmialem Valide Sultan”, DİA, İst. 1992, c.6, s. 109-110.

[28] Ali Akyıldız, “Pertevniyal Valide Sultan”, DİA, İst. 2007, c. 34, s. 240.

[29] Sakaoğlu, age, s. 396.








 

11 Kasım 2022 Cuma

KOCATEPE CAMİİ`NDEN PAKİSTAN`DAKİ FAYSAL CAMİİ`NE BİR CAMİ PROJESİ

Muhammet Gündoğdu

Din Hizmetleri Uzmanı

İstanbul Müftülüğü Aile ve Dini Rehberlik Bürosu

Pakistan`ın başkenti İslamabad şehrinde inşa edilen Faysal Camii dünyanın en büyük camilerinden birisidir ve cami, Türk bir mimar olan Vedat Dalokay`ın imzasını taşımaktadır.

1966 yılında dönemin Suudi Arabistan Kralı Faysal b. Abdülaziz`in (ö. 1975), Pakistan ziyareti sırasında gündeme gelen cami için Kral Faysal 120 milyon dolarlık bir bağışta bulunmuştur. 1969 yılında uluslararası olarak düzenlenen proje yarışmasına; 17 ülkeden 43 proje katılmış ve bunların arasından Mimar Dalokay`ın projesi, Pakistan Hükümetinden “Ağa Han Mimarlık Ödülünü” kazanarak yapım için onay almıştır. 1976 yılına gelindiğinde İslamabad`ın kuzeyinde yer alan Margala Tepeleri Milli Parkı`nın eteklerinde inşasına başlanan cami, 1986`da tamamlanarak ibadete açılmıştır. Caminin inşası başlamadan bir yıl önce Kral Faysal`ın suikaste uğrayarak vefat etmesi sonrasında ismi hem camiye hem de camiye giden yola verilmiştir.

5000 metrekarelik iç ve 130 bin metrekarelik dış alana yayılan cami, iç alanda 100 bin; dış alanda ise 250 bin kişiyi bulan bir kapasiteye sahiptir. Ülkenin yerel cami mimarisinden farklı olan cami, günümüzde Müslümanların büyük kalabalıklar halinde namaz kılabildiği ülkenin önemli ibadethanelerden biri olarak ön plana çıkmaktadır. Yapıldığı dönemlerde farklı tepkiler alan caminin mimarisi, zamanla ülkeyi temsil eden ikonik bir yapı hüviyeti kazanmıştır.

Mimar Dalokay ülkedeki yerel kültürü dikkate alarak cami kubbesinde çöl çadırını temsil eden sekiz yönlü bir beton kabuk ve üçgen tasarım ile piramit tarzı bir mimari uygulamıştır. Yerden 40 metre yüksekliğe sahip kubbede Türk tarzı bir avize bulunmaktadır ve duvarlarda Kufi hat yazıları yer almaktadır. Ayrıca Kabe`nin kübik şeklinden ve 80 metre uzunlukları ile güney asyanın en yüksek minarelerinde Osmanlı tarzından etkiler görülmektedir. Geleneksel ve çağdaş islam mimarisinin bir karışımı olan caminin tamamı beyaz mermerle kaplanmıştır. Cami açılışından 1993 yılına kadar dünyanın en büyük camisi ünvanını taşırken; Fas`taki Kral 2. Hasan Camii`nin inşası ve Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi`nin genişleme çalışmaları ile dördüncü sıraya inmiştir. Faysal Camii`nin mimari projesinin temeli aslında Mimar Dalokay`ın Ankara`daki Kocatepe Camii için açılan proje yarışmasına dayanmaktadır. Dalokay yarışmada kazandığı projesini sonrasında Pakistan şartlarına göre tekrar uyarlamıştır.

Türkiye’nin başkenti Ankara’da hızla artan nüfusa karşılık büyük bir caminin bulunmaması, özellikle Çankaya’ya doğru gelişen Yenişehir’de halkın ibadet ihtiyacını karşılayabileceği bir mescidin dahi olmaması göz önüne alınarak 8 Aralık 1944 tarihinde dönemin Diyanet İşleri başkan yardımcısı Ahmet Hamdi Akseki başkanlığında “Yenişehir`de Cami Yaptırma Kurumu” adlı bir dernek kurulmuştur. Derneğin adı 1956 yılında “Türkiye Diyanet Sitesi Yaptırma ve Yaşatma” olarak değiştirilmiş; 27 Mayıs darbesi sonrası ise bir süre de “Türkiye Devrim Diyanet Sitesi” olarak anılmıştır.

Cami yeri için yapılan araştırmalar ve bizzat dönemin Başbakanı Adnan Menderes’in takibi ile caminin, şehre hakim Kocatepe`de inşasına karar verilmiş ve cami için 1957 yılında bir proje yarışması açılmıştır. Mimar Dalokay ile Nejat Tekelioğlu`nun ortak projeleri uygulanabilir görülerek dönemin Diyanet İşleri Başkanı Hasan Hüsnü Erdem tarafından ilk temelin atılmasıyla 1963 yılında uygulamaya konulmuştur. Bir yıl sonra başkanlığın hizmet binası ile ilgili kısım bitirilmiştir. Bu bölüm daha sonraları bir müddet Diyanet İşleri Başkanlığı`nın merkez binası olmuştur. Ancak cami üstünün kabuk kubbe sistemiyle örtülmesi planlanan projeden -temelleri atılmış olmasına rağmen- sistemin o yıllar için çok yeni olması; sistemin ayakta duramayacağı düşüncesi ve de Ankara’da aynı sistemin uygulandığı bir spor salonunun çökmesi gibi sebeplerle vazgeçilmiştir. Ortadoğu Teknik Üniversite`sinde (ODTÜ) hazırlanan raporda kubbenin ayakta duramayacağı belirtilmiştir. Rapor üzerine Almanya’dan getirilen kabuk kubbe sistemi uzmanı da raporu teyit etmiştir. Mimar Dalokay gelişmeler üzerine projesinde yeni uyarlamalar yaparak Pakistan hükümetinin açtığı yarışmaya katılmış ve Faysal Camii`nin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık bölümü mezunu olan ve yurt dışında pek çok proje yarışmasında ödül kazanan Mimar Dalokay, 1991 yılında geçirmiş olduğu bir trafik kazasında eşi ve oğlu ile birlikte vefat etmiş ve Ankara`daki Cebeci Asri Mezarlığına defnedilmiştir.








11 Ekim 2022 Salı

BİR İHTİŞAMLI BAŞLANGIÇ: “BED-İ BESMELE”

F. Hilâl FERŞATOĞLU

(Vaiz / ADRB İl Koordinatörü)

Çocukluğumdan hatırlarım, evimizin sırasında, ahbâbımız Öztürklerin ahşap köşklerinin bahçe duvarına bitişik çıkmaz sokakta, bütün Erenköy’ün sevip saydığı kıymet verdiği “Hocaanne”nin evi vardı. Kendisi küçük yaşta hâfız olmuş olan bu yaşlı teyze güngörmüş ve vakur bir hanımefendiydi. Ufak tefekti ama Kur’an okumaya başladığında bütün evi dolduran gür bir sadâsı vardı. Bizim de sıkça gittiğimiz evinde her Perşembe Kur’an okunur, dualar edilir, sedirlerde yer bulamayanlar yerlere oturur,  o küçük ev dolup taşardı.

Merhum anneannem nereden duymuştu bilmem, beni dört yaş, dört ay, dört günlükken Hocaanne’nin önünde diz çöktürmüş ve ben onda “bed-i besmele” etmiştim. “Eûzü besmele” çektirdiğini, “Rabbiyessir” okuttuğunu ve benim için hayır dualar ettiğini bugün hayal meyal hatırlıyorum.

Hocaanne, çocuk okutan biri değildi. O vakitler benim yaşımdaki çocuklar için Kur’an eğitimi verecek bir yer de yoktu. Ama büyüklerim okula başlamadan Kur’an-ı Kerim’i öğrenmem konusunda kararlıydı. Nihayetinde anneannem elimden tutup beni Erenköy Kız Kuran Kursu’na, Hâfız Rabia Hoca (Pakdil)’ya götürmüş, okutması için ricacı olmuş, o da mutâdın dışına çıkarak kabul etmişti. Bir “küçük talebe” -bana böyle sesleniyorlardı- olarak başlayan okuma maceramın ilk adımı, yaklaşık bir sene sonra altı yaşımı doldurmadan nihayete erdi; hatim etmiştim.

Mahalle mekteplerinde Mushaf’ı hoca nezaretinde sonuna kadar okuyup bitirmeye  “hatim indirme” denir ve bilindiği kadarıyla sadece kız çocukları için “hatim duası” adı altında bir merasim tertip edilirmiş.[1] İşte benim için de evimizde böyle bir merasim düzenlendi. Çocuk muhayyilemde derin izler bırakan o günü hiç unutmam.

Hatim günü için iki kat kıyafet dikilmişti. İlki gülkurusu rengi tafta kumaştan, üzeri gümüş sırma iplikle işlenmiş kloş bir etek-yelek takım ve içine beyaz gömlek… Bu kıyafeti davetlileri karşılarken giymiştim. Diğeri ise merasim elbisemdi. Anneannemin camgöbeği yeşil krep kumaştan diktiği, annemin kasnakta “Türk işi”yle işlediği, uzun, pelerinli bu elbise bana tekbirlerle giydirildi. Başıma iğne oyalı, zemininde çiçekli işlemeleri olan beyaz kreptemor bir örtü bağlandı ve üzerine pırıltılı taşlarla süslü ışıl ışıl bir taç takıldı. Bana o gün çok uzun gelen koridorun bir ucundan, hemen arkamda iki ablanın tuttuğu, üzerine sarı sırmayla kelime-i tevhid işlenmiş yeşil bir sancağın önünde, tekbirler eşliğinde ağır ağır misafir salonuna yürüyordum.

Hocamın önüne oturduğumda heyecandan kalbim duracak gibiydi ve garip bir duyguyla gözümden yaşlar boşandı. Dizi dibinde Kur’an’ı hatmettiğim güzel sesli, güler yüzlü hocamın, ciddiyetinden ödün vermeden beni teselli ettiğini hatırlıyorum. Rahlenin üzerindeki Kur’an’ı açtı, bana ezberden Duhâ’dan aşağısını, Fatiha'yı, Elif Lâm Mîm’i, Âyetel Kürsî’yi,  Âmenerrasûlü’yü ve Lev-enzelnâ’yı okuttu. Ettiği hatim duasının ardından hocamın zarif elini öptüm ve sonra da maşallah-barekâllahlar arasında bütün misafirlerin…

İkramlar başladığında artık kuş gibi hafiftim. Sevincime pâyân yoktu. Ne de olsa herkesin takdirle karşıladığı önemli bir işi başarmıştım. Hediye faslı hitâmühû misk olmuştu. Beni en ziyade memnun eden hediyenin, Eliaçıkların Hacıanne’nin Hicaz’dan getirdiği, Kâbe motifli akik kolye -ki bugün hâlâ saklarım- olduğunu hatırlıyorum. Hayatımda başından sonuna kadar başrolünde sadece benim bulunduğum tek gün olan bu merasim günü, arka fonda yeşil sancak olduğu halde stüdyoda çektirilen fotoğrafla son buldu. Ve çocukluğumun en özel hâtırasını canlı tutan o fotoğraf, benim hep başköşemde durdu.

 

***

Osmanlı’da eğitim-öğretimin ilk basamağı “sıbyan mektepleri”ydi. Her mahallede birer tane olmasından dolayı “mahalle mektebi” ve çoğunlukla taştan yapılmaları sebebiyle “taşmektep” diye de isimlendirilirdi. Genellikle vakıf külliyeleri içinde yer alan müstakil, iki katlı, kubbeli veya tonozlu, sade ve sevimli yapılarıyla sivil mimariye benzer özellikler taşıyan mahalle mektepleri, eğitim-öğretim sebebiyle evden ilk defa ayrılan çocuklar için kendilerini rahat hissettikleri, tanıdık bir mekân[2] özelliği taşıyordu.

Mahalle mekteplerine çocuk eğitime hazır olduğunda, yani çocuğun kendi isteğiyle ya da ailenin uygun görmesiyle başlanırdı. Bu aslında modern eğitim bilimi kaynaklarının ifade ettiği, her çocuğun zihinsel-bedensel-ruhsal gelişim dönemlerini az-çok birbirinden farklı zamanlarda yaşadığı gerçeğine de uygun bir yaklaşımdı.

Taşmekteplerde okutulan dersler, mektebin şehirde, kasabada, köyde oluşuna ve vakfiye şartlarına göre değişiklik arzediyordu.  Genellikle Kur’an okuma ve tecvid bilgisi, namaz sûreleri ve duaları, ilmihal bilgileri, namazların kılınışını öğreten tatbikat dersleri, mektep ilahilerini muhtevî bir miktar dinî musiki eğitimi verilir, bazı mekteplerde bunlara ilaveten yazı meşkettirilir, hâfızlık yaptırılırdı.

Mektebe başlayan çocuklar, elif cüzünden harfleri söktükten sonra sırasıyla Amme cüzü, Tebâreke cüzü ve diğer bazı cüzleri ve hatta Mevlid’i okur, öyle Kur’an'a geçerler ve “Mushaf’a çıkmak” diye tabir edilen bu seviye ayrı bir sevinç vesilesi olurdu.

Mahalle mekteplerinde çocuklar, altlarında minderleri, önlerinde rahleleriyle kimi zaman hocayı takiben toplu, kimi zaman da münferid olarak ders okurlardı. Tevfik Sağlam, hâtıratında bu okuma sahnesini şöyle resmetmiştir: “Aynı dersi tekrarlayan çocuklar bazen bir koro halini alırdı. Bu çok keyifli, görülecek bir manzara idi. Mesela hep bir ağızdan şöyle bir heceleme: ‘Elif küsün enni, Elif kesa inni, Elif kötür önnü’ diye bir makamdan tutturdular mı adeta ilahi okuyorlarmış gibi kendilerinin, hatta hocanın vecde gelmemesi kâbil mi?"[3]

Mektebin “hoca”sı genellikle mahalle camisinin imamı olur, yanında bir de “kalfa” (halife) denilen yardımcısı bulunurdu. Kalfa, hoca olmadığı zaman ona vekâlet ederdi. Bir de her sabah “Haydi Mektebe!” çağrısıyla, talebeleri evlerinden tek tek toplayan, omuzundaki uzun sırığa çocukların yiyecek çıkınlarını asarak onları mektebe taşıyan ve mektepte hademelik vazifesi gören “bevvab” var idi.

Bir dönem romanlarda, hâtıratlarda, filmlerde iç karartıcı mekânları, kaba softa hocaları, falaka cezaları, anlamsız tekerlemelerle ezberci uygulamaları ile mahalle mektepleri hiçbir amacı ve faydası olmayan eğitim kurumları olarak taraflı bir biçimde insafsızca yerilmiştir. Okumaya ilk başladığı yer olan Üsküp'teki mahalle mektebi ile ilgili olarak Yahya Kemal'in şahitliği, zannederim bu taraflı tutuma cevap niteliğindedir. “Hoca karşısında ilk defa ders gördüğüm yer, daha İstanbul fethedilmeden önce vücûda gelen ve o zamandan beri hiçbir şeyi değişmemiş olan bu latîf yerdi. Eğer oraya gönderilmemiş olsaydım, tahsilim doğrudan doğruya bir yeni maarif mektebinde başlasaydı, milletimin en hoş bir hâtırasından mahrum kalmış olurdum. Çocukluğumda olsun birkaç sene güzel mazimiz içinde yaşamış oldum”.[4]

XIX. asrın ikinci çeyreğinden itibaren daha sistemli ve programlı eğitim kurumları olan Mekteb-i İbtidâîlere ve sonrasında da İlk mekteplere dönüşen mahalle mekteplerinin, zengin folklorik unsurlar barındıran yapısı içerisinde, halk arasında “Âmin alayı” olarak bilinen “bed-i besmele cemiyetleri”nin önemi büyüktü. İlk defa ne zaman uygulandığı bilinmeyen bu gelenek, tahsil hayatına adım atan çocuk için, hâtırası zihninde ömür boyu taze kalacak muhteşem bir “başlangıç merasimi”ydi.

Çok eski bir âdete muvafık olarak, çocuğun dört yaş, dört ay, dört günlük olması eğitim hayatı için bir milat kabul edilir[5] bu yaşı itmam edenler mektebe başlatılırdı. Geleneği değil çocuğunun duygusal ve ruhsal gelişimini esas alarak, onu beş-yedi yaş arasında mektebe başlatan aileler de vardı.

Halk arasında neredeyse düğüne eşdeğer bir önem atfedilen “bed-i besmele merasimi” için eğer mümkünse kandil günleri, değilse Pazartesi veya Perşembe günleri tercih edilirdi. Mektep hocasına birkaç gün önceden haber verilir, hazırlıklara başlanırdı. Hâne halkı bir taraftan evi merasim için hazırlarken, diğer taraftan çocuğun ihtiyaçları giderilirdi. Artık mektepli sınıfına dahil olacak sabînin, merasim günü giyeceği kıyafet özenle hazırlanır, mektebe gidip gelirken cüzünü taşıması için “kadife üzerine sarı sırma kılâptan işlemeli, kâr-ı kadim” bir “cüz kesesi” diktirilir, mektepte oturacağı kadife kumaştan dairevî yahut dört köşe bir “minder” doldurulur, sade yahut sedef kakmalı açılır-kapanır bir “rahle” yaptırılırdı. Tahsil hayatının ilk kitapçığı olan “Elif cüzü” -ki çocuğun okumaya iştiyakını artırmak üzere süslü basılır, kabı ve ilk yaprakları yaldızlarla, renkli çiçeklerle tezyin edilirdi-, harfleri göstermeye, satırları takip etmeye yarayan ucu sivri arkası işlemeli, kemik, pirinç, gümüş veya altından mâmul “hilâl”i ve günlük dersini bitirdiği yeri işaretlemek üzere kullanacağı "balmumu" temin edilirdi.

Merasimden bir gün önce, çocuğun hamama götürülmesi, Eyüp Sultan, Yahya Efendi gibi evliya türbelerinin ziyaret edilmesi, çocuğun türbedara “nefes ettirilip, tesbihden geçirtilmesi” adettendi. Aynı gün aile büyükleri ve ahbaplara da el öpmeye gidilir, eğitim hayatına adım atacak yavru için duaları alınırdı.

Merasim günü, çocuğa o güne mahsus kıyafeti -belki “hilalî gömlek, ipekli mintan, yepyeni bir fes ve potin”[6]- giydirilir, sağ omuzundan sol tarafa doğru cüz kesesi boynuna asılır, erkekse fesine nazarlık veya elmas bir iğne, kız ise başına pırlanta bir taç, göğsüne elmas bir broş ve/veya nazarlık takılırdı. Omuzundan çapraz olarak geçirilip bel üstünden usulüne uygun “Lahor şal” bağlanırdı. Evden çıkmadan önce nazar değmesin diye tütsülenen çocuk, heyecanla “Âmin alayı”nı beklerken, annesi ve haminnesi gözyaşları içinde  “Ya Rabbim güveyliğini/gelinliğini de göster inşallah” diye dua ederlerdi.

Diğer taraftan mektepteki çocuklar, hocanın bir önceki gün  “Yarın ders yok, ‘Âmin’ var, bayramlık esvaplarınızla gelin!” hatırlatmasıyla tertemiz bir şekilde giyinip mektepte toplanırlar, ikişerli sıra olup dizilirler, başlarında hocaları, kalfaları ve bevvabları olduğu halde ilahici başının idare ettiği ilahici takımını izleyerek ve yüksek sesle koro ile okunan ilahilerin beyit aralarında hep bir ağızdan “Âmin” diyerek çocuğun evine gelirlerdi.

“Âmin alayı” mektebe yeni başlayacak çocuğu evinden dualarla alır bu safhadan sonra yeni bir sıralanmayla kalabalıklaşan alay, yine ilahilerle yola düzülürdü. Kafilenin en önünde bulunan hocanın arkasından başının üzerinde çocuğun rahlesini, minderini ve cüz kesesini en kutsal bir emaneti taşır gibi taşıyan bevvab yürürdü. Beş on adım geriden eğer erkekse bir midilliye yahut ata, kız ise faytona bindirilen çocuk, onun ardından da Yunus’dan ve Niyazi Mısrî'den “bülent-âvaz” ilahiler söyleyen ilahici takımı ve âminciler gelirdi. Alayı çocuğun ailesi, yakınları, komşuları ve yolda katılan halk takip ederdi. Mehmet Akif’in ifadesiyle bu “her biri çevresine sabah aydınlığı saçan, küçük adımlı yaman taburun saf yüreklerinden, zaman zaman bir ilahî terâne yükselir,  bu coşkunun yankısıyla tâ meleklerden yeryüzüne doğru bir ‘Âmin’ sesidir gelir”di.[7]

Mahallede bir “Âmin”, seyirlik bir hadiseydi. Ahmet Rasim hâtıralarında dizleri ağrıyan yaşlı kadınların bile  “Hayırlı olacak çocukların Âminlerinde melekler de bulunurmuş”[8] diyerek seyre çıktıklarından bahseder. Bütün coşkusuyla ilerleyen bu “masumlar kafilesi”, evlerinin camlarına, dükkanlarının kapısına çıkan, mütebessim çehrelerle ve maşallahlarla “selama duran” halkın arasından ağır ağır ilerlerdi. Yolculuk mahallede bir müddet dolaşıldıktan sonra, merasim evde yapılacaksa çocuğun evinde, mektepte yapılacaksa mektepte son bulurdu. Kapı önünde ekseriyetle kurban kesilir, ilahiler okunur ve mektep gülbânkı[9] çekilirdi.

Alaya dahil olanlar ve davetliler cemiyet evine yahut mektebe çıkar, buhurdanlarda yakılan öd ağacı ve gül suyu kokuları arasında kendilerine ayrılan yerde oturup bekleşirken, baba çocuğunun elinden tutar “Eti senin kemiği benim” diyerek küçüğü hocaya teslim ederdi. Çocuk, hocasının önüne, minderine oturur, rahlesinin üzerine elifbâsını açar, eline hilâlini alır ve ilk talimi beklerdi. İlk ders istiâze ile besmelenin ve elif cüzünün bir ya da birkaç harfinin okunmasından ibaretti. “Rabbi yessir” (Rabbim kolaylaştır, zorlaştırma, Rabbim okumamı hayırla tamamlat!) ve “Rabbi zidnî” (Rabbim, ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır!) dualarını da hocasının ardından tekrar ederek okuyan mektepli, bundan sonra hocadan başlayarak bütün misafirlerinin elini öperdi. Merasim hâfız talebelerden birinin Kur’an tilaveti ve hocaefendinin duasıyla hitama ererdi. Sonrası; yemekler, lokmalar, zerdeler, şekerler... Kapıdan çıkarken hâne sahibinin merasime katılarak âmin diyen bütün çocuklara -ilahicilere bir misli fazla olmak üzere- harçlık dağıtması da adettendi. Elbette hoca, kalfa ve bevvab da unutulmaz, onlar da kendileri için hazırlanan atiyyeler ve bir miktar para takdim edilerek uğurlanırdı.

Surre alayı, Kılıç alayı, Gelin alayı, Beşik alayı gibi geleneğimizde varolup da zaman içinde unutulan Âmin alayı; sırf “hâtırası olsun” kabîlinden bir kutlama değildi. Çocuk için pek cazip olan bu olay mühim pedagojik hedefler gözetiyordu. Mektep hocasını, kalfasını, bevvâbı, ailesinin ve yakınlarının da bulunduğu bir şölende tanımanın, o vakte kadar evin dışına ebeveynsiz çıkmamış bir çocuk için ne kadar rahatlatıcı olduğu; yalnız olmadığını kendisi gibi bir-iki düzine akranla bir arada olacağını bilmenin ne kadar heyecan verici olduğu muhakkak. Süslenmiş at veya araba, özel kıyafetler, yaldızlı Elif bâ, hilâl, kadife minder, rahle… Bütün ayrıntılarıyla “irfan hayatının bu bir günlük bayramı”, hem mektebe başlayacak çocuğu ilme teşvik etmek hem de âmin alayına imrenerek bakan henüz mektep yaşı gelmeyenleri ve onların velilerini okumaya/okutmaya heveslendirmek içindi. Ailenin, çocuğunu “Eti senin kemiği benim” diyerek hocaya teslim etmesi de İslam ahlâk anlayışında mektebe ve hocaya verilen bir kıymet ifadesiydi.

Halide Edip’in kendi bed-i besmelesini de anlattığı hâtıratındaki “Bu alay, düğün merasimi kadar mühim sayılır, aileler çok para sarfeder ve Osmanlı devrinin sisteme bağlı içtimâî yardım hissine uyarak, o mahallenin birkaç fakir çocuğu da mektebe verilir, masrafları görülürdü.” ifadeleri bu merasimlerin toplum hayatına akseden bir diğer önemli yönünü ortaya koyar.[10]

Eski insanların hâtıratlarında, çocukluk dönemlerine ait daha derin iz bırakan başka bir olay yok gibidir. Besmeley(l)e başlayacak çocuğun bu  “tek günlük saltanat”la, adeta ilim ile yükselen mertebesini farketmesine, Ercüment Ekrem’in hâtırası pek güzel bir örnektir: “Yerimden kemâl-i gurur ile kalktım. İlk dersimi kekelemeden, şaşırmadan, benim yaşımdakilerde pek görülmeyen nadir bir pişkinlikle almış, tekrar etmiştim. Son bir dua daha edilirken arkama dönmüş, arkadaşlarımı azametle süzüyordum. Dün akşama kadar kızıl bir cehl ile pûyan olan ben artık allâme-i cihan kesilmiştim. O andaki hâlet-i rûhiyemi tarif edemem. Dört yıllık varlığımda azim bir inkılap olmuş ve ben bu inkılabın tesiri altında başkalaşmıştım. O kadar ki bu ilk dersten dönüşün akabinde üç gün, evet tam üç uzun gün ben uslu oturdum!”[11]

 

***

Baştaki hikâyenin sahibi küçük kız, kendi “bed-i besmele”sinden tam çeyrek asır sonra yâdında kalan hâtıraların izini sürdü, hâtıratlar okudu. Yaşayan insanlar arasında bir örneğini daha görmediği unutulan bu kıymetli geleneği canlandırmak, maziyi istikbale aktarmak adına dört yaş, dört ay, dört günlük olduğunda oğlu için bir “bed-i besmele merasimi” tertip etti.       

Evleri, zamanın padişahı I. Ahmed tarafından Üsküdar'ın hâmisi, Aziz Mahmut Hüdayî Hazretlerine bahşedilen bir arazi[12] olan Küçük Çamlıca tepesi eteklerindeydi.  Tepenin ormana bitişen yerinde Hazret’in çile çıkardığı, sonradan tefriş edilen ‘Çilehâne’ nâm, kırmızı çatılı küçük bir mescid vardı. Sıkça gidip geldikleri maneviyat dolu, bu mütevazı mekân merasim için münasip ve anlamlı bulundu.

Üzerinde, yaldızlı sırmalarla işlenmiş, aynalarla süslenmiş siyah kadife bir yelek, içinde hâkim yakasında yaldızlı işlemeleri olan krem rengi gömlek, altında siyah kadife şalvar, belinde sarı saten kuşak, ayağında çarık, başında yeleğin takımı olan bir başlık, omuzunda çapraz asılmış sırmalı cüz kesesi, belinde murassâ hançeriyle dört yaş, dört ay, dört gününü dolduran bu erkek çocuğu tam da hâtıratlarda anlatılana benzer giydirilmişti. Bu kıyafetler ona, yakın zamanda yapılan umre ziyareti sırasında Medine çarşısından denk düşmüştü. Galiba Hint işiydi. Karşısında cüppesiyle, sarığıyla oturan hocaefendi, anne ve babasının da hocası İsmail Kara idi. Mühimsediği bu merasime talebeleri tarafından davet edilince memnuniyetini izhar ederek lutfedip gelmişti. Hoca’nın önünde çocuğun Şam işi sedef kakma rahlesi ve oturması için -yine adet olduğu üzere- siyah kadifeden süslü bir minderi vardı.

Küçük mescidi dolduran misafirlerin yarısı çocuktu. Hem davetli hem de ilahiciydi onlar. Soğuk kış gününde, çocuğu evinden çift sıra halinde ilahiler söyleyerek ve âminler diyerek alıp getirmemişlerdi ama merasimin sonunda hep birlikte “Şol cennetin ırmakları”nı söyleyeceklerdi.

Hocaefendi,  önce kalabalığa merasimle ilgili birkaç kelam etti. Ne de olsa bu insanlar için merasimin adı bile açıklamaya muhtaçtı. Sonra minderinde biraz tedirgin oturan çocuğa dönerek: “Yâ Üneys!” dedi, “Şimdi çıkar elif cüzünü ve dediklerimi tekrar et bakalım:

Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bi’l-hayr.

Eûzü billahi mineşşeytanirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

Elif, bâ, tâ, sâ, cîm. Bugünlük bu kadar dersin!”

İlk talimi böylece alan masum yavru, annesinin hatırlatmasıyla Hocaefendi’nin elini öptü. Hocaefendi de onu… Zihin açıklığı, hayırlı istikbal ve nice seneler muammer olması için dualar etti. Çocuğun babasının okuduğu aşr-ı şerifin ardından yine dualar, âminler, ilahiler, ikramlar… Ve cemiyet dağılmadan evvel konuklara tutulan, kırmızı jelatin kağıtlara sarılmış, mavi boncuklu sırma iple bağlanmış akîde şekerleri... Her birinin üzerlerine iliştirilmiş süslü kâğıtta ise bir mektep ilahisinden alınan şu beyitler yazıyordu:

“Yâ İlahî başlayalım ism-i bismillah ile

Bu duaya el açalım ism-i bismillah ile

 

Sen kabul eyle duamız besmele hürmetine

İlmini eyle müyesser yâ ilâhe’l-âlemîn

 

Ol Muhammed hürmetine medet eyle yâ Mu’în

İlmini eyle müyesser yâ ilâhe’l-âlemîn

 

Kapına geldik niyaza yâ ilâhe’l-âlemîn

Eyleyip mansur muzaffer kullarına yâ Mu’în”[13]

 

Not: Yazının içeriğinde yer alan “bed-i besmele merasimi” ve “mahalle mektepleri” ile ilgili teknik bilgiler, bu konudaki en temel kaynaklardan istifade ile yazılmıştır. Bkz. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, I, s. 91-96; Ali Birinci, "Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlahileri", II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1982, IV, s. 37-57; İsmail Kara-Ali Birinci, Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle/Sıbyan Mektepleri, İstanbul 2005.      

Bu yazı İstanbul Müftülüğünün yayınlamış olduğu Din ve Hayat Dergisinin 2017 yılında çıkan 31. Sayısından alınmıştır.



 
















[1] Birinci, Ali, “Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlahileri”, II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri-IV, Ankara 1982, s. 38.

[2] Aydın, Elif, Tarihimizde Âmin Alayları ve Eğitim Açısından Değerlendirilmesi, M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2008, s. 37.

[3] Sağlam, Tevfik, Nasıl Okudum,  Nehir Yay., İstanbul 1991, s. 33.

[4] Kemâl, Yahya, Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım,  İstanbul Fetih Cemiyeti, 1976, s. 21.

[5] Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin 1348 tarihinde okuma arzusu göstermesi üzerine babası tarafından bu yaşta mektebe gönderilmiştir. Bkz. Birinci, Ali, agm., s. 40.

[6] Ahmet Rasim, Falaka, haz. Sedit Yüksel,   Ankara 1969, s. 18.

[7] Mehmet Akif, “Amin Alayı”, Safahat, haz. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 2006, s. 131.

[8] Ahmet Rasim, age., s. 44.

[9] Osman Ergin'in Hâfız Kemal'den naklettiği gülbânk için bkz. Osman Ergin, age., s. 94.

[10] Adıvar, Hâlide Edip, Mor Salkımlı Ev, Yeni Matbaa, İstanbul, 1963, s. 21.

[11] Talu, Ercüment Ekrem, Geçmiş Zaman Olur Ki, haz. Alaattin Karaca, Ankara 2005, Hece Yay., s. 55.

[12] Koçu, Reşat Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul, 1963,  c. 6, s. 3115.

[13] Birinci, Ali, agm., s. 46.

 

VAKIF KURAN KADINLAR

F. Hil âl  FERŞATOĞLU ADRB İl Koordinatörü/Vaiz “Ademoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden b...