F. Hilâl FERŞATOĞLU
(Vaiz / ADRB İl Koordinatörü)
Çocukluğumdan hatırlarım, evimizin sırasında, ahbâbımız Öztürklerin
ahşap köşklerinin bahçe duvarına bitişik çıkmaz sokakta, bütün Erenköy’ün sevip
saydığı kıymet verdiği “Hocaanne”nin evi vardı. Kendisi küçük yaşta hâfız olmuş
olan bu yaşlı teyze güngörmüş ve vakur bir hanımefendiydi. Ufak tefekti ama Kur’an
okumaya başladığında bütün evi dolduran gür bir sadâsı vardı. Bizim de sıkça
gittiğimiz evinde her Perşembe Kur’an okunur, dualar edilir, sedirlerde yer
bulamayanlar yerlere oturur, o küçük ev
dolup taşardı.
Merhum anneannem nereden duymuştu bilmem, beni dört yaş, dört ay,
dört günlükken Hocaanne’nin önünde diz çöktürmüş ve ben onda “bed-i besmele”
etmiştim. “Eûzü besmele” çektirdiğini, “Rabbiyessir” okuttuğunu ve benim için
hayır dualar ettiğini bugün hayal meyal hatırlıyorum.
Hocaanne, çocuk okutan biri değildi. O vakitler benim yaşımdaki
çocuklar için Kur’an eğitimi verecek bir yer de yoktu. Ama büyüklerim okula
başlamadan Kur’an-ı Kerim’i öğrenmem konusunda kararlıydı. Nihayetinde anneannem
elimden tutup beni Erenköy Kız Kuran Kursu’na, Hâfız Rabia Hoca (Pakdil)’ya
götürmüş, okutması için ricacı olmuş, o da mutâdın dışına çıkarak kabul
etmişti. Bir “küçük talebe” -bana böyle sesleniyorlardı- olarak başlayan okuma
maceramın ilk adımı, yaklaşık bir sene sonra altı yaşımı doldurmadan nihayete
erdi; hatim etmiştim.
Mahalle mekteplerinde Mushaf’ı hoca nezaretinde sonuna kadar okuyup
bitirmeye “hatim indirme” denir ve
bilindiği kadarıyla sadece kız çocukları için “hatim duası” adı altında bir
merasim tertip edilirmiş.[1]
İşte benim için de evimizde böyle bir merasim düzenlendi. Çocuk muhayyilemde
derin izler bırakan o günü hiç unutmam.
Hatim günü için iki kat kıyafet dikilmişti. İlki gülkurusu rengi
tafta kumaştan, üzeri gümüş sırma iplikle işlenmiş kloş bir etek-yelek takım ve
içine beyaz gömlek… Bu kıyafeti davetlileri karşılarken giymiştim. Diğeri ise
merasim elbisemdi. Anneannemin camgöbeği yeşil krep kumaştan diktiği, annemin
kasnakta “Türk işi”yle işlediği, uzun, pelerinli bu elbise bana tekbirlerle
giydirildi. Başıma iğne oyalı, zemininde çiçekli işlemeleri olan beyaz
kreptemor bir örtü bağlandı ve üzerine pırıltılı taşlarla süslü ışıl ışıl bir
taç takıldı. Bana o gün çok uzun gelen koridorun bir ucundan, hemen arkamda iki
ablanın tuttuğu, üzerine sarı sırmayla kelime-i tevhid işlenmiş yeşil bir sancağın
önünde, tekbirler eşliğinde ağır ağır misafir salonuna yürüyordum.
Hocamın önüne oturduğumda heyecandan kalbim duracak gibiydi ve
garip bir duyguyla gözümden yaşlar boşandı. Dizi dibinde Kur’an’ı hatmettiğim güzel
sesli, güler yüzlü hocamın, ciddiyetinden ödün vermeden beni teselli ettiğini
hatırlıyorum. Rahlenin üzerindeki Kur’an’ı açtı, bana ezberden Duhâ’dan aşağısını,
Fatiha'yı, Elif Lâm Mîm’i, Âyetel Kürsî’yi,
Âmenerrasûlü’yü ve Lev-enzelnâ’yı okuttu. Ettiği hatim duasının ardından
hocamın zarif elini öptüm ve sonra da maşallah-barekâllahlar arasında bütün
misafirlerin…
İkramlar başladığında artık kuş gibi hafiftim. Sevincime pâyân yoktu.
Ne de olsa herkesin takdirle karşıladığı önemli bir işi başarmıştım. Hediye
faslı hitâmühû misk olmuştu. Beni en ziyade memnun eden hediyenin, Eliaçıkların
Hacıanne’nin Hicaz’dan getirdiği, Kâbe motifli akik kolye -ki bugün hâlâ
saklarım- olduğunu hatırlıyorum. Hayatımda başından sonuna kadar başrolünde
sadece benim bulunduğum tek gün olan bu merasim günü, arka fonda yeşil sancak
olduğu halde stüdyoda çektirilen fotoğrafla son buldu. Ve çocukluğumun en özel
hâtırasını canlı tutan o fotoğraf, benim hep başköşemde durdu.
***
Osmanlı’da eğitim-öğretimin ilk basamağı “sıbyan mektepleri”ydi. Her
mahallede birer tane olmasından dolayı “mahalle mektebi” ve çoğunlukla taştan
yapılmaları sebebiyle “taşmektep” diye de isimlendirilirdi. Genellikle vakıf
külliyeleri içinde yer alan müstakil, iki katlı, kubbeli veya tonozlu, sade ve
sevimli yapılarıyla sivil mimariye benzer özellikler taşıyan mahalle
mektepleri, eğitim-öğretim sebebiyle evden ilk defa ayrılan çocuklar için
kendilerini rahat hissettikleri, tanıdık bir mekân[2]
özelliği taşıyordu.
Mahalle mekteplerine çocuk eğitime hazır olduğunda, yani çocuğun
kendi isteğiyle ya da ailenin uygun görmesiyle başlanırdı. Bu aslında modern
eğitim bilimi kaynaklarının ifade ettiği, her çocuğun zihinsel-bedensel-ruhsal
gelişim dönemlerini az-çok birbirinden farklı zamanlarda yaşadığı gerçeğine de
uygun bir yaklaşımdı.
Taşmekteplerde okutulan dersler, mektebin şehirde, kasabada, köyde
oluşuna ve vakfiye şartlarına göre değişiklik arzediyordu. Genellikle Kur’an okuma ve tecvid bilgisi,
namaz sûreleri ve duaları, ilmihal bilgileri, namazların kılınışını öğreten
tatbikat dersleri, mektep ilahilerini muhtevî bir miktar dinî musiki eğitimi verilir,
bazı mekteplerde bunlara ilaveten yazı meşkettirilir, hâfızlık yaptırılırdı.
Mektebe başlayan çocuklar, elif cüzünden harfleri söktükten sonra
sırasıyla Amme cüzü, Tebâreke cüzü ve diğer bazı cüzleri ve hatta Mevlid’i
okur, öyle Kur’an'a geçerler ve “Mushaf’a çıkmak” diye tabir edilen bu seviye
ayrı bir sevinç vesilesi olurdu.
Mahalle mekteplerinde çocuklar, altlarında minderleri, önlerinde
rahleleriyle kimi zaman hocayı takiben toplu, kimi zaman da münferid olarak ders
okurlardı. Tevfik Sağlam, hâtıratında bu okuma sahnesini şöyle resmetmiştir: “Aynı
dersi tekrarlayan çocuklar bazen bir koro halini alırdı. Bu çok keyifli,
görülecek bir manzara idi. Mesela hep bir ağızdan şöyle bir heceleme: ‘Elif
küsün enni, Elif kesa inni, Elif kötür önnü’ diye bir makamdan tutturdular mı
adeta ilahi okuyorlarmış gibi kendilerinin, hatta hocanın vecde gelmemesi kâbil
mi?"[3]
Mektebin “hoca”sı genellikle mahalle camisinin imamı olur, yanında
bir de “kalfa” (halife) denilen yardımcısı bulunurdu. Kalfa, hoca olmadığı zaman
ona vekâlet ederdi. Bir de her sabah “Haydi Mektebe!” çağrısıyla, talebeleri
evlerinden tek tek toplayan, omuzundaki uzun sırığa çocukların yiyecek
çıkınlarını asarak onları mektebe taşıyan ve mektepte hademelik vazifesi gören
“bevvab” var idi.
Bir dönem romanlarda, hâtıratlarda, filmlerde iç karartıcı mekânları,
kaba softa hocaları, falaka cezaları, anlamsız tekerlemelerle ezberci uygulamaları
ile mahalle mektepleri hiçbir amacı ve faydası olmayan eğitim kurumları olarak
taraflı bir biçimde insafsızca yerilmiştir. Okumaya ilk başladığı yer olan
Üsküp'teki mahalle mektebi ile ilgili olarak Yahya Kemal'in şahitliği,
zannederim bu taraflı tutuma cevap niteliğindedir. “Hoca karşısında ilk defa
ders gördüğüm yer, daha İstanbul fethedilmeden önce vücûda gelen ve o zamandan beri
hiçbir şeyi değişmemiş olan bu latîf yerdi. Eğer oraya gönderilmemiş olsaydım,
tahsilim doğrudan doğruya bir yeni maarif mektebinde başlasaydı, milletimin en
hoş bir hâtırasından mahrum kalmış olurdum. Çocukluğumda olsun birkaç sene
güzel mazimiz içinde yaşamış oldum”.[4]
XIX. asrın ikinci çeyreğinden itibaren daha sistemli ve programlı
eğitim kurumları olan Mekteb-i İbtidâîlere ve sonrasında da İlk mekteplere
dönüşen mahalle mekteplerinin, zengin folklorik unsurlar barındıran yapısı
içerisinde, halk arasında “Âmin alayı” olarak bilinen “bed-i besmele
cemiyetleri”nin önemi büyüktü. İlk defa ne zaman uygulandığı bilinmeyen bu gelenek,
tahsil hayatına adım atan çocuk için, hâtırası zihninde ömür boyu taze
kalacak muhteşem bir “başlangıç merasimi”ydi.
Çok eski bir âdete muvafık olarak, çocuğun dört yaş, dört ay, dört
günlük olması eğitim hayatı için bir milat kabul edilir[5]
bu yaşı itmam edenler mektebe başlatılırdı. Geleneği değil çocuğunun duygusal
ve ruhsal gelişimini esas alarak, onu beş-yedi yaş arasında mektebe başlatan aileler
de vardı.
Halk arasında neredeyse düğüne eşdeğer bir önem atfedilen “bed-i
besmele merasimi” için eğer mümkünse kandil günleri, değilse Pazartesi veya
Perşembe günleri tercih edilirdi. Mektep hocasına birkaç gün önceden haber
verilir, hazırlıklara başlanırdı. Hâne halkı bir taraftan evi merasim için
hazırlarken, diğer taraftan çocuğun ihtiyaçları giderilirdi. Artık mektepli
sınıfına dahil olacak sabînin, merasim günü giyeceği kıyafet özenle hazırlanır,
mektebe gidip gelirken cüzünü taşıması için “kadife üzerine sarı sırma kılâptan
işlemeli, kâr-ı kadim” bir “cüz kesesi” diktirilir, mektepte oturacağı kadife
kumaştan dairevî yahut dört köşe bir “minder” doldurulur, sade yahut sedef
kakmalı açılır-kapanır bir “rahle” yaptırılırdı. Tahsil hayatının ilk kitapçığı
olan “Elif cüzü” -ki çocuğun okumaya iştiyakını artırmak üzere süslü basılır,
kabı ve ilk yaprakları yaldızlarla, renkli çiçeklerle tezyin edilirdi-,
harfleri göstermeye, satırları takip etmeye yarayan ucu sivri arkası işlemeli,
kemik, pirinç, gümüş veya altından mâmul “hilâl”i ve günlük dersini bitirdiği
yeri işaretlemek üzere kullanacağı "balmumu" temin edilirdi.
Merasimden bir gün önce, çocuğun hamama götürülmesi, Eyüp Sultan,
Yahya Efendi gibi evliya türbelerinin ziyaret edilmesi, çocuğun türbedara
“nefes ettirilip, tesbihden geçirtilmesi” adettendi. Aynı gün aile büyükleri ve
ahbaplara da el öpmeye gidilir, eğitim hayatına adım atacak yavru için duaları
alınırdı.
Merasim günü, çocuğa o güne mahsus kıyafeti -belki “hilalî gömlek,
ipekli mintan, yepyeni bir fes ve potin”[6]-
giydirilir, sağ omuzundan sol tarafa doğru cüz kesesi boynuna asılır, erkekse
fesine nazarlık veya elmas bir iğne, kız ise başına pırlanta bir taç, göğsüne
elmas bir broş ve/veya nazarlık takılırdı. Omuzundan çapraz olarak geçirilip
bel üstünden usulüne uygun “Lahor şal” bağlanırdı. Evden çıkmadan önce nazar
değmesin diye tütsülenen çocuk, heyecanla “Âmin alayı”nı beklerken, annesi ve
haminnesi gözyaşları içinde “Ya Rabbim
güveyliğini/gelinliğini de göster inşallah” diye dua ederlerdi.
Diğer taraftan mektepteki çocuklar, hocanın bir önceki gün “Yarın ders yok, ‘Âmin’ var, bayramlık
esvaplarınızla gelin!” hatırlatmasıyla tertemiz bir şekilde giyinip mektepte
toplanırlar, ikişerli sıra olup dizilirler, başlarında hocaları, kalfaları ve
bevvabları olduğu halde ilahici başının idare ettiği ilahici takımını izleyerek
ve yüksek sesle koro ile okunan ilahilerin beyit aralarında hep bir ağızdan “Âmin”
diyerek çocuğun evine gelirlerdi.
“Âmin alayı” mektebe yeni başlayacak çocuğu evinden dualarla alır
bu safhadan sonra yeni bir sıralanmayla kalabalıklaşan alay, yine ilahilerle
yola düzülürdü. Kafilenin en önünde bulunan hocanın arkasından başının üzerinde
çocuğun rahlesini, minderini ve cüz kesesini en kutsal bir emaneti taşır gibi
taşıyan bevvab yürürdü. Beş on adım geriden eğer erkekse bir midilliye yahut
ata, kız ise faytona bindirilen çocuk, onun ardından da Yunus’dan ve Niyazi
Mısrî'den “bülent-âvaz” ilahiler söyleyen ilahici takımı ve âminciler gelirdi.
Alayı çocuğun ailesi, yakınları, komşuları ve yolda katılan halk takip ederdi.
Mehmet Akif’in ifadesiyle bu “her biri çevresine sabah aydınlığı saçan, küçük
adımlı yaman taburun saf yüreklerinden, zaman zaman bir ilahî terâne yükselir, bu coşkunun yankısıyla tâ meleklerden
yeryüzüne doğru bir ‘Âmin’ sesidir gelir”di.[7]
Mahallede bir “Âmin”, seyirlik bir hadiseydi. Ahmet Rasim hâtıralarında
dizleri ağrıyan yaşlı kadınların bile
“Hayırlı olacak çocukların Âminlerinde melekler de bulunurmuş”[8]
diyerek seyre çıktıklarından bahseder. Bütün coşkusuyla ilerleyen bu “masumlar
kafilesi”, evlerinin camlarına, dükkanlarının kapısına çıkan, mütebessim
çehrelerle ve maşallahlarla “selama duran” halkın arasından ağır ağır
ilerlerdi. Yolculuk mahallede bir müddet dolaşıldıktan sonra, merasim evde
yapılacaksa çocuğun evinde, mektepte yapılacaksa mektepte son bulurdu. Kapı
önünde ekseriyetle kurban kesilir, ilahiler okunur ve mektep gülbânkı[9]
çekilirdi.
Alaya dahil olanlar ve davetliler cemiyet evine yahut mektebe
çıkar, buhurdanlarda yakılan öd ağacı ve gül suyu kokuları arasında kendilerine
ayrılan yerde oturup bekleşirken, baba çocuğunun elinden tutar “Eti senin
kemiği benim” diyerek küçüğü hocaya teslim ederdi. Çocuk, hocasının önüne,
minderine oturur, rahlesinin üzerine elifbâsını açar, eline hilâlini alır ve
ilk talimi beklerdi. İlk ders istiâze ile besmelenin ve elif cüzünün bir ya da
birkaç harfinin okunmasından ibaretti. “Rabbi yessir” (Rabbim kolaylaştır,
zorlaştırma, Rabbim okumamı hayırla tamamlat!) ve “Rabbi zidnî” (Rabbim,
ilmimi, aklımı ve anlayışımı artır!) dualarını da hocasının ardından tekrar
ederek okuyan mektepli, bundan sonra hocadan başlayarak bütün misafirlerinin
elini öperdi. Merasim hâfız talebelerden birinin Kur’an tilaveti ve hocaefendinin
duasıyla hitama ererdi. Sonrası; yemekler, lokmalar, zerdeler, şekerler...
Kapıdan çıkarken hâne sahibinin merasime katılarak âmin diyen bütün çocuklara -ilahicilere
bir misli fazla olmak üzere- harçlık dağıtması da adettendi. Elbette hoca,
kalfa ve bevvab da unutulmaz, onlar da kendileri için hazırlanan atiyyeler ve
bir miktar para takdim edilerek uğurlanırdı.
Surre alayı, Kılıç alayı, Gelin alayı, Beşik alayı gibi
geleneğimizde varolup da zaman içinde unutulan Âmin alayı; sırf “hâtırası
olsun” kabîlinden bir kutlama değildi. Çocuk için pek cazip olan bu olay mühim
pedagojik hedefler gözetiyordu. Mektep hocasını, kalfasını, bevvâbı, ailesinin
ve yakınlarının da bulunduğu bir şölende tanımanın, o vakte kadar evin dışına
ebeveynsiz çıkmamış bir çocuk için ne kadar rahatlatıcı olduğu; yalnız olmadığını
kendisi gibi bir-iki düzine akranla bir arada olacağını bilmenin ne kadar
heyecan verici olduğu muhakkak. Süslenmiş at veya araba, özel kıyafetler,
yaldızlı Elif bâ, hilâl, kadife minder, rahle… Bütün ayrıntılarıyla “irfan
hayatının bu bir günlük bayramı”, hem mektebe başlayacak çocuğu ilme teşvik
etmek hem de âmin alayına imrenerek bakan henüz mektep yaşı gelmeyenleri ve
onların velilerini okumaya/okutmaya heveslendirmek içindi. Ailenin, çocuğunu “Eti
senin kemiği benim” diyerek hocaya teslim etmesi de İslam ahlâk anlayışında
mektebe ve hocaya verilen bir kıymet ifadesiydi.
Halide Edip’in kendi bed-i besmelesini de anlattığı hâtıratındaki “Bu
alay, düğün merasimi kadar mühim sayılır, aileler çok para sarfeder ve Osmanlı
devrinin sisteme bağlı içtimâî yardım hissine uyarak, o mahallenin birkaç fakir
çocuğu da mektebe verilir, masrafları görülürdü.” ifadeleri bu merasimlerin
toplum hayatına akseden bir diğer önemli yönünü ortaya koyar.[10]
Eski insanların hâtıratlarında, çocukluk dönemlerine ait daha derin
iz bırakan başka bir olay yok gibidir. Besmeley(l)e başlayacak çocuğun bu “tek günlük saltanat”la, adeta ilim ile
yükselen mertebesini farketmesine, Ercüment Ekrem’in hâtırası pek güzel bir
örnektir: “Yerimden kemâl-i gurur ile kalktım. İlk dersimi kekelemeden,
şaşırmadan, benim yaşımdakilerde pek görülmeyen nadir bir pişkinlikle almış,
tekrar etmiştim. Son bir dua daha edilirken arkama dönmüş, arkadaşlarımı
azametle süzüyordum. Dün akşama kadar kızıl bir cehl ile pûyan olan ben artık
allâme-i cihan kesilmiştim. O andaki hâlet-i rûhiyemi tarif edemem. Dört yıllık
varlığımda azim bir inkılap olmuş ve ben bu inkılabın tesiri altında
başkalaşmıştım. O kadar ki bu ilk dersten dönüşün akabinde üç gün, evet tam üç
uzun gün ben uslu oturdum!”[11]
***
Baştaki hikâyenin sahibi küçük kız, kendi “bed-i besmele”sinden tam
çeyrek asır sonra yâdında kalan hâtıraların izini sürdü, hâtıratlar okudu. Yaşayan
insanlar arasında bir örneğini daha görmediği unutulan bu kıymetli geleneği
canlandırmak, maziyi istikbale aktarmak adına dört yaş, dört ay, dört günlük
olduğunda oğlu için bir “bed-i besmele merasimi” tertip etti.
Evleri, zamanın padişahı I. Ahmed tarafından Üsküdar'ın hâmisi,
Aziz Mahmut Hüdayî Hazretlerine bahşedilen bir arazi[12]
olan Küçük Çamlıca tepesi eteklerindeydi.
Tepenin ormana bitişen yerinde Hazret’in çile çıkardığı, sonradan tefriş
edilen ‘Çilehâne’ nâm, kırmızı çatılı küçük bir mescid vardı. Sıkça gidip
geldikleri maneviyat dolu, bu mütevazı mekân merasim için münasip ve anlamlı
bulundu.
Üzerinde, yaldızlı sırmalarla işlenmiş, aynalarla süslenmiş siyah
kadife bir yelek, içinde hâkim yakasında yaldızlı işlemeleri olan krem rengi
gömlek, altında siyah kadife şalvar, belinde sarı saten kuşak, ayağında çarık,
başında yeleğin takımı olan bir başlık, omuzunda çapraz asılmış sırmalı cüz
kesesi, belinde murassâ hançeriyle dört yaş, dört ay, dört gününü dolduran bu
erkek çocuğu tam da hâtıratlarda anlatılana benzer giydirilmişti. Bu kıyafetler
ona, yakın zamanda yapılan umre ziyareti sırasında Medine çarşısından denk
düşmüştü. Galiba Hint işiydi. Karşısında cüppesiyle, sarığıyla oturan hocaefendi,
anne ve babasının da hocası İsmail Kara idi. Mühimsediği bu merasime talebeleri
tarafından davet edilince memnuniyetini izhar ederek lutfedip gelmişti. Hoca’nın
önünde çocuğun Şam işi sedef kakma rahlesi ve oturması için -yine adet olduğu
üzere- siyah kadifeden süslü bir minderi vardı.
Küçük mescidi dolduran misafirlerin yarısı çocuktu. Hem davetli hem
de ilahiciydi onlar. Soğuk kış gününde, çocuğu evinden çift sıra halinde
ilahiler söyleyerek ve âminler diyerek alıp getirmemişlerdi ama merasimin
sonunda hep birlikte “Şol cennetin ırmakları”nı söyleyeceklerdi.
Hocaefendi, önce kalabalığa
merasimle ilgili birkaç kelam etti. Ne de olsa bu insanlar için merasimin adı
bile açıklamaya muhtaçtı. Sonra minderinde biraz tedirgin oturan çocuğa dönerek:
“Yâ Üneys!” dedi, “Şimdi çıkar elif cüzünü ve dediklerimi tekrar et bakalım:
Rabbi yessir ve lâ tüassir, Rabbi temmim bi’l-hayr.
Eûzü billahi mineşşeytanirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.
Elif, bâ, tâ, sâ, cîm. Bugünlük bu kadar dersin!”
İlk talimi böylece alan masum yavru, annesinin hatırlatmasıyla
Hocaefendi’nin elini öptü. Hocaefendi de onu… Zihin açıklığı, hayırlı istikbal
ve nice seneler muammer olması için dualar etti. Çocuğun babasının okuduğu aşr-ı
şerifin ardından yine dualar, âminler, ilahiler, ikramlar… Ve cemiyet
dağılmadan evvel konuklara tutulan, kırmızı jelatin kağıtlara sarılmış, mavi boncuklu
sırma iple bağlanmış akîde şekerleri... Her birinin üzerlerine iliştirilmiş
süslü kâğıtta ise bir mektep ilahisinden alınan şu beyitler yazıyordu:
“Yâ İlahî başlayalım ism-i bismillah ile
Bu duaya el açalım ism-i bismillah ile
Sen kabul eyle duamız besmele hürmetine
İlmini eyle müyesser yâ ilâhe’l-âlemîn
Ol Muhammed hürmetine medet eyle yâ Mu’în
İlmini eyle müyesser yâ ilâhe’l-âlemîn
Kapına geldik niyaza yâ ilâhe’l-âlemîn
Eyleyip mansur muzaffer kullarına yâ Mu’în”[13]
Not: Yazının içeriğinde yer alan “bed-i besmele merasimi” ve “mahalle mektepleri” ile ilgili teknik bilgiler, bu konudaki en temel kaynaklardan istifade ile yazılmıştır. Bkz. Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, İstanbul 1977, I, s. 91-96; Ali Birinci, "Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlahileri", II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1982, IV, s. 37-57; İsmail Kara-Ali Birinci, Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle/Sıbyan Mektepleri, İstanbul 2005.
[1] Birinci, Ali, “Mahalle Mektebine Başlama Merasimi ve Mektep İlahileri”,
II. Milletlerarası Türk Folklor Kongresi Bildirileri-IV, Ankara 1982, s. 38.
[2] Aydın, Elif, Tarihimizde Âmin
Alayları ve Eğitim Açısından Değerlendirilmesi, M.Ü. Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2008, s. 37.
[3] Sağlam, Tevfik, Nasıl Okudum, Nehir Yay., İstanbul 1991, s. 33.
[4] Kemâl, Yahya, Çocukluğum,
Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hâtıralarım,
İstanbul Fetih Cemiyeti, 1976, s. 21.
[5] Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin 1348 tarihinde okuma arzusu
göstermesi üzerine babası tarafından bu yaşta mektebe gönderilmiştir. Bkz.
Birinci, Ali, agm., s. 40.
[6] Ahmet Rasim, Falaka, haz. Sedit Yüksel, Ankara 1969, s. 18.
[7] Mehmet Akif, “Amin Alayı”, Safahat,
haz. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul 2006, s. 131.
[8] Ahmet Rasim, age., s. 44.
[9] Osman Ergin'in Hâfız Kemal'den naklettiği gülbânk için bkz. Osman Ergin, age., s. 94.
[10] Adıvar, Hâlide Edip, Mor Salkımlı Ev, Yeni Matbaa, İstanbul, 1963,
s. 21.
[11] Talu, Ercüment Ekrem, Geçmiş
Zaman Olur Ki, haz. Alaattin Karaca, Ankara 2005, Hece Yay., s. 55.
[12] Koçu, Reşat Ekrem, İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul, 1963, c. 6, s. 3115.
[13] Birinci, Ali, agm., s. 46.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder