Blog Arşivi

22 Temmuz 2022 Cuma

NİÇİN ÖRTÜNÜYORUM (1)

Fatma Bayram

(Yazar, Emekli Başvaiz)

Tesettür konusunun inanç, uygulama, kabul, terk, kapsam, model, karışma, karışmama, temsil, kişisel tercih vs bütün açılardan tartışıldığı ve her gün en az iki üç soru, sorgu, imdat çığlığı içeren mesajlar aldığım bugünlerde içime dönüp bu konuyu enine boyuna deşmeye ve ulaşabildiklerimi buradan paylaşmaya çalışacağım. Dua beklerim.
Öncelikle neden örtünüyorum diye kendime en derinden sorduğumda yok kadın bir mücevherdir, yok örtü onu korur vs açıklamaların hiçbirinin beni tatmin etmediğini, aslında sadece Allah'ın emri olduğu için örtündüğümü görüyorum. Örtülü olmasaydım da bal gibi korurdum kendimi.
İslam hukukunun altın kurallarından biri "hüküm hikmete bina olunmaz, illete bina olunur" prensibidir. (Bunu, dini bir kural içeren her hüküm cümlesine uygulayabilirsiniz) Yani, bir amelin farz/haram olması, onun hikmetlerine değil, dini metinlerde o hükmü çıkarabileceğimiz kesin bir delilin olmasına bağlıdır. Misal, teheccüdün hikmetlerine dair epey bir ayet ve hadis olmasına rağmen o değil öğle namazı (veya farz olan diğer namazlar) farzdır. Cenabı Hak tesettürün hikmetine dair çok söz söylese ama farz kılmasaydı şahsen yapar mıydım, emin değilim.
Allah hikmetsiz emir buyurmaz elbet. Hikmet arayışı ömür boyu sürer. Amele geçirmek ise emre bakar. O söyler, biz yaparız. İnanmak budur.
Yapamadıklarımız da olur elbet. O zaman da bir kul olarak tevbe eder, af diler, yapabilmek için yardım umarız (bu adem'in yoludur); emri gereksiz görmeyiz (bu da şeytanın yoludur). 
Allah'ın emri olduğu için örtünüyorum. Peki, bunun Allah'ın emri olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorum? 

(Zira kolay değil arkadaşlar. Yazı-kışı bir tarafa, yeri geldiğinde "okuma yazman var mı abla" sorusuna muhatap olmuşluğum var. Farz olduğuna inanmadığım bir şeyi yaparken bu bedelleri ödemeyi göze almak için nasıl bozuk bir kafaya sahip olmam lazım, bir düşünün.)

Şimdi, tam burada bir yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz: Ben, kendi içimde, bir konunun dindeki yerini belirlerken, devam eden vahiy sürecindeki peygamber tatbikatına ve ona en yakın çağlardaki (ilk üç nesil diyelim) ulemanın anlayışına, bugün yazıp çizen herkesin görüşünden daha çok önem veririm. (Kendimi anlatıyorum burada, herkes arkasından gideceği kişiyi seçmekte hürdür.)

Örtünmeyle ilgili emir hicretten yaklaşık iki sene sonra indi. Bütün Müslüman kadınlar, başları, hatta bazıları yüzleri dahil örtündüler, ayeti öyle anladılar, öyle uyguladılar. Meğer hepsi yanlış anlamış ve bunu düzelten bir ayet gelmemiş mi? Müslümanların bazı lokal yanlışları üzerine bazen bir sure, bazen onlarca ayet inerken, böyle kapsamlı bir yanlış (!) olduğu gibi bırakılmış mı? Modern dönemlere gelinceye kadar kimse bu yanlışın farkına varmamış (hatta işlerine gelmiş) da şimdi mi anlaşılmış? Arkadaşlar benim aklım bana diyor ki her ilimde en son söz kıymetlidir; din ilmindeyse kaynağa en yakın söz. (zira sadece onların geri bildirim yapma şansı var) ayrıca aklım görüş değiştireceği zaman yaptığın alışverişe dikkat et, kimi verip kimi aldığına iyi bak, diyor. Bir tarafta ilk nesilden itibaren sahabe, tabiun, mezhep imamları, fukaha, müfessirin var, diğer tarafta... Bu alışverişte akıllı olanın nereyi seçeceği bellidir. Biliyorum avami, genellemeli ve indirgemeci hususlar var bu açıklamada. Sade ve basit düşünmeyi sever, bağlantıları doğru bir zemine inşa etmişsem dümdüz devam etmeyi tercih ederim. Detaylar TDV İslam Ansiklopedisinin ilgili maddelerinde, tefsir ve fıkıh kitaplarında.

Geldik, niçin böyle örtünüyorum sorusuna.

Tesettürün anlatıldığı ayetlerde (bunların hangileri olduğunu bahusus belirtmiyorum, lütfen biraz zahmet. Ne savunan biliyor kitabı, ne inkar eden..) şekil ve sınırın - elbette kastı mahsusla- muğlak bırakıldığı malum. Peygamberin izahı ve tatbikatından anlıyoruz ki bunun ittifak edilen asgari sınırı el ve yüz müstesna bütün bedendir. (dere kenarında çamaşır yıkayan, pirinç tarlasında çalışan, mahallenin fırınında hamur yoğurup ekmek yapan, evlere temizliğe giden vs kadınlar için "zaruretler mikdarlarınca takdir olunur" kuralına binaen tanınan istisnaların detayları klasik dönemden itibaren fıkıh kitaplarımızda mevcuttur.) (ne sanmıştınız, dünyadaki tüm kadınlar biz 21.yy şehirli kadınları gibi mi yaşadılar/yaşıyorlar?)

Efendim, saçın örtülmesi gerekmiyormuş (bu da ayrı bir cahillik, saç olmasa da örtü farzdır, mesele saç baş değildir), ayet yakalarınızın üzerini kapatın diyerek dekolte giymeyin diyormuş gibi kelime oyunlarına karnımız neden tok? İki sebebi var: birincisi ilk kısımlarda açıklandı. İkincisi ayette geçen humur (tekili hımar) kelimesi başörtüsü demektir. Bir zaman, yahu bunlar bu kadar cesaretle savunuyor şu kelimeye bir bakayım dedim (cahil cesareti), elimdeki 5-6 arapça lugatta (ki içlerinde hıristiyan arapların yazdıkları da var) kelime "başa örtülen örtü" olarak açıklanıyor.

Şimdi ben size soruyorum: Çoraplarınızı dizinize kadar çekin, desem, bundan ayaklarınız açık kalabilir anlamını çıkarabilir misiniz? Başörtünüzü yakalarınızın üzerine çekin dendiğinde mugalata yapmayan, dürüst kişinin anlayacağı başın da örtülü olacağıdır ki zaten peygamber döneminden bugüne uygulama böyledir.

Çeşitli nedenlerle örtünemeyen kardeşlerime tavsiyem "tamamı yapılamayanın tamamı terk edilmez" kuralınca olabildiğince örtünmeleridir. (Günah olmaz demiyorum, diyemem. Allah hepimizi affetsin)

İçlerinde bu kadar alim-ulema, edib-udebanın bulunduğu bu mecrada söz söylemekten sarfı nazar etmek, elleri dize koyup talebe olmak lazımsa da nereden geldiyse üzerimize bir cüret gelmiş, konuşturuyor da konuşturuyor. Neyse efendim, siz bizi mazur görür acemiliğimize verir, idare edersiniz. Sizde bu ali cenaplık varken bizdeki cesaret alır başını gider ve bakın neler neler dedirtir.

Efendim, ahkama dair nasslarda bazen kilit bir kelime nin anlamı (detayları usulü fıkıh kitaplarında anlatılan çeşitli nedenlerle) yorum gerektirecek şekilde kapalı olabilir, yahut diğer bazı ayetlerde de uygulamaya yönelik gerekli birtakım detaylar verilmez. Rabbimiz elbet bunu bilerek ve çeşitli hikmetlere mebni yapmıştır. Zira yorum zarureti, içtihad farklılıklarını, o da şeriatın kapsayıcılığını doğurur. Yani fıkhi ihtilaflar (bu mecradaki bilginlerimizin deyişiyle bir hocanın şöyle diğerinin böyle demesi) biz Müslümanlar için bir rahmettir. O sayede her coğrafya ve şartta yaşayan insan, İslam dairesi içinde kalarak dinini hayata aktarma şansı bulur.

Yazdım yazdım, hala asıl söyleyeceğime gelemedim. Eveleyip gevelemeyi bırakıyor ve işte söylüyorum: Kur'an ve sünnet bize örtünün hedef ve ilkelerini söyler fakat bu hedef ve ilkelerin pratiğe hangi renk, model ve malzemeyle aktarılacağını dayatmaz. Bu alanı bize bırakır. Gerçi içimizden bazıları Şari'nin bıraktığı bu genişliğe bizim layık olmadığımızı düşünerek siz, sizin için en hayırlı olanı bilemezsiniz diyerek tüylerimizi diken diken eder ve bizim için uygun gördükleri rengi, modeli, kumaşı dayatırlar amma biz de şu kadarcık bilgimizle öğrenmişizdir ki harama helal demekle helale haram demek arasında Yüce Allah'a saygısızlık etmek bakımından fark yoktur. Allah ve resulünün belirlediği ilkelere uygun olması şartıyla istediğimiz renk, model ve malzemeyle gerçekleşebilir örtünme.






NİÇİN ÖRTÜNÜYORUM (2)

Fatma Bayram

(Yazar, Emekli Başvaiz)

Makul insanın her davranışı bir hedefe yöneliktir. Hedefi belli olmayanın hayatı dağınık olur. Hedefin düzgün ve net olması yetmez; o hedefe varmak için girdiğimiz yolun da düzgün olması gerekir. "Vusülsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir" ve "Gaye kadar vasıta da meşru olmalıdır" sözleri, günlük davranışlarımızla ulaşmak istediğimiz hedefler arasında ilkeli bir bağ kurulması gerektiğini hatırlatır.

Peki, tesettürün hedefi nedir? Bazıları baktırmamak, diyor. Kimimiz buna karşı çıkıyor, istediğim gibi giyinir, davranırım, erkekler bakmasın, diyor. Kimimiz de baktırmayacağım diye helalleri bile haram kılan dar yollara giriyor. Evet, Kur'an bizi, konuşma ve yürüme biçimlerimiz hakkında uyararak, kalbinde hastalık olanları tahrik etmemeye çağırır. (Dikkat ederseniz erkeklerle konuşmayın veya sokağa çıkmayın, demez. Konuşurken maruf vechile, yürürken ciddiyetle, kırıtmadan yürüyün, der.)

Şartlara riayet ederek giyinen ve davranan her kadın, kadın olmaktan önce, insan olarak toplumun her kesiminde bulunabilir, iş görebilir. (Hadis ve siyer kaynaklarına müracaat)
Gelelim Kur'an ve Sünnet'e göre tesettürün (üzerinde ittifak edilen) şartlarına:

  • El ve yüz hariç tüm bedenin örtülmesi (el ve yüzdeki zinetlere izin verilip verilmemesi tartışmalı bir konudur. Acizane tercihim caiz olduğu yönündedir.) (Elmalılı merhum, caiz kavramı için yapılmasında mahsur olmasa da sınırda bir davranış olduğu için terki evla olan şey, der.) (kısaca, bir şey caizse siz takva olanı tercih ederek onu yapmasanız da yapanı kınayamazsınız)
  • Cildi gösterecek derecede ince olmaması
  • Vücuda yapışacak şekilde dar olmaması
  • Karşıdan bakıldığında erkek zannedilecek kadar baskın bir erkeksi görünüm olmaması (buna sebebiyet vermeyecek şekilde uzun bir gömlek, tunik, vs`nin altına pantolon giyilmesinde mahsur yoktur.) (siz yine de kalbinizin sesini dinleyin) (illa pantolon giyecek olan kadınlara feminen modeller seçmeleri kişisel tavsiyemdir.)
  • Arkasında iz bırakan ağır parfümler sürülmemiş olması
  • Karşıdan bakıldığında gayr-ı müslim zannedilecek şekilde olmaması (misal rahibe kıyafeti..) (Yoksa pardesü batıdan geldi, giyilmez denilmez. Absürt olur.)

Öncelikle bu yazı dizisinin (ismiyle müsemma olarak) kendi idrak ve kavrayışımı açıklamaktan başka bir amacı olmadığını -hele fetva konusuna hiç girmediğini- belirterek başlayayım. Fetvada en yetkili merci Din İşleri Yüksek Kurulu`dur. Benim kanaat ve görüşlerim de o çerçevenin dışına çıkmaz.

Sonra da ilkelerini saydığımız örtünmenin amaç ve hedefinden ne anladığımı kısaca paylaşayım. (birvaizeye adrenalin mi gerekiyor, nedir?)

Önce şunu belirteyim: (kanaatimce) tesettür ve iffet birbirinin ayrılmaz parçası değildir. İffetsiz örtülüler olabileceği gibi iffetli örtüsüzler de elbet vardır. Bununla birlikte iffet ve tesettür kavramları aynı ayette, birbirini tamamlayacak şekilde peş peşe zikredilmiştir. Ayetlerde iffet kadın ve erkeğe (sıralamaya bakacak olursak önce erkeğe) ayrı ayrı farz kılınır. (yani sadece kadının vazifesi değildir.) iffetin mukaddimesi de bakışlara bağlanır. Buradaki bakıştan maksat, cinsel içerikli anlam taşıyan bakışlardır; yoksa kimse kimseye hiç bakmayacak değildir. Israrlı ve anlamlı bakıştan sakınılır, güzellikler ibda edilmez, yürüyüşe ve konuşmaya varıncaya kadar ciddiyet korunur. Yani örtünme sadece giyime indirgenmez, halimizi tavrımızı da içine alan bir bütündür.

Ayete göre tesettürün hedefi; (tarihsel bağlamı göz önünde bulundurmakla beraber, onunla mukayyet düşünmeden söylüyorum) "tanınmaktır." Bir daha söylüyorum tanınmak! Metinde "a-r-f" kökünden gelen "yu'rafne" kullanılmış. Haddimi aşmış olmazsam arefe ile alime arasındaki farka dayanarak bu tanınmanın sezgisel bir kanaat oluşturacak şekilde düzgün bir izlenim bırakmak olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca örtünmenin bir sembol olduğunu söyleyenlerin haklı olduğunu, zira örtünün dünyanın her yerinde müslümanlığı sembolize ettiğini, bu sembolü taşımanın kendisine ağır geldiğini ve bırakmak istediğini dile getirenlerin de sadece örtüyü değil, inançlarını cesaretle zahire taşımanın özgüvenini de bıraktıklarını ekleyebilirim.

İnanç, takva, dindarlık gibi manevi asılların, görünür fer'lerle temsil edilmemesi durumunda (dinin bütün görünür alametlerini terk eden erkeklere bakabiliriz bu konuda) iç dış bütünlüğünü, yani kişisel tevhidimizi parçalamış olacağız.

Dün gece seyyidül istiğfar duasını okurken, peygamberimiz tarafından sabah akşam okunması tavsiye edilen bu duanın (lütfen anlamını okuyun ve kapsamı üzerinde birkaç dakika düşünün) İslam'ın organik yapısına işaret ettiğini fark ettim birden. Elmalılı'nın dediği gibi vahiy öyle bir kaynaktan gelmişti ki, O'nun kurduğu sistemde bir şey her şey ve her şey bir şey içindi. Bedenimiz gibi organik bir bağla bağlıydı tüm unsurlar.
Biz insanlar ise illa bir şeyleri eksik yaparız, bu da sistemi bozar (meleklerin itirazını hatırlayın). O eksiği dua ve zikirle kapatırsınız (Furkan Suresi son ayete bakın).
Tesettür de bu sistemin bir parçasıdır. Amacı kadının, kadınlığından gelen avantajı kullanmadan (bunun örneklerini iş hayatının her aşamasında görebilirsiniz), bir insan olarak aklı, birikimi, emeği ve diğer katılımlarıyla toplumda yer almasıdır.
Ayrıca (tahminim) tesettür sayesinde ve iki cins arasında koyduğu diğer ilşki kurallarıyla Rabbimiz kadın-erkek arasındaki cazibeyi korumak istemektedir. (ki bu durum psikolojik açıdan büyük ölçüde kadının lehinedir.)

İslam Ansiklopedisinden tesettür maddesini okuduysanız orada hımar ve cilbabın tanım ve kapsamını gördüğünüz gibi teberrüc kavramını da görmüşsünüzdür. Buna göre, teberrüce düşmemek kaydıyla Müslüman kadın, örtüsü, vakarı ve ciddiyetiyle toplumun her kademesinde bulunabilir, iş tutabilir. Giyimi, konuşması ve davranışlarıyla kadınlığını sergileyip kullanmayan bir kadından da etkilenen erkeğe düşen saygıyla başını eğmek, kendini korumaktır.

Herkes kendini gayet iyi bilir. Çizginin aşılmak istendiğini daha ilk adımda hissederiz. O durumda çizgiyi belirginleştirmeyi tavsiye ederim. Bir iş görülürken ihtiyacı aşan muhabbetler, özele girilen sohbetler, sınırların kaybolduğu yakınlaşmalar Allah'ın razı olacağı haller değildir. Dönüp dolaşıp huzuruna varacağımız Rabbimize bağlılığımız dürtülerimizi kontrol etmekte en büyük yardımcımızdır.

Konuyu toparlamaya çalışırken bir giyim şeklinin caiz olduğunu söylediğinizde sizden delil isteyenlere bir usul kaidesini hatırlatalm: "Bir şeyin helal olduğuna delil gerekmez, haram olduğuna delil gerekir."

Yani şari' helalleri saymaz, haramları sayar, onun dışındakiler helaldir. Kulağa çok kolay geliyor değil mi? Ama işte insanın dinini ne kadar ciddiye aldığının sınandığı yer de burasıdır. Bir hadisle açıklayayım: “Helâller bellidir; haramlar da bellidir. İkisinin arasındaysa birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve haysiyetini korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur. Bu, tıpkı bir koruluğun etrafında hayvan otlatan çobanın durumuna benzer, sürüsü her an oraya girebilir. Bilin ki her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu ise O’nun haramlarıdır.” (Müslim, Müsâkât, 107)

İyi de bunun örtünmeyle ne alakası var, demiyorsunuzdur da ben yine de söyleyeyim. Acizane iki parmak tesettürü dediğim bir örtünme şekli var. Öyle giyiniyoruz ki bazen eğer hiç kımıldamadan dümdüz durursak kapalıyız, etekle çorap, eşarpla yaka iki parmak üstüste binmiş, en küçük harekette bir taraf açılıyor. İşte yukardaki hadisin konuyla ilgisi bu neviden.

E, şimdi sözleriniz birbirini nakzetmiyor mu, diyenler ellerini klavyeye uzatmadan hemen ekleyeyim: Kendiniz dini yaşarken yapabildiğiniz en üst düzeyde yaşayın, başkasına anlatırken ise onun yapabileceği en alt seviyeyi, yapsa daha iyi olacağı ve en kusursuzu birlikte anlatın ki; din bizi tek seçeneğe mahkum ediyor zannetmesin, harama düşmeden gücünün yettiğini yapabilsin.

Tesettürlülerden beklenen yüksek dindarlık düzeyine gelince. Tesettüre yüklenen bu üst düzey temsil bugün birçok kardeşimizin örtünmeyi bırakma sebebi (kendileri öyle söylüyorlar.) Namaz kılan veya hacca gitmiş ya da örtülü insanların çok yüksek bir ahlak ve takva düzeyinde olması gerektiği, bunu yapamıyorsa o ibadeti de yapmasa daha iyi olacağı gibi ya hep ya hiç'ci yaklaşım tam bir şeytan tuzağıdır.

"Bir de örtülü olacak" veya "Bir de hacı" vs. şeklinde kurulan cümleleri duyduğumda tek cevabım "Ya bir de öyle olmasaydı!"dır.






20 Temmuz 2022 Çarşamba

HAZRETİ PEYGAMBERİN AİLE FERTLERİNE MERHAMETİ

Muhammet Gündoğdu

(Din Hizmetleri Uzmanı)

İstanbul Müftülüğü Aile ve Dini Rehberlik Bürosu

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik[1] ilahi hitabına muhatap olan Sevgili Peygamberimiz, hayatının her anında bu rahmetin tecellilerini yaşamış ve bizlere örnek olmuştur. O’nun insanlığa rahmet peygamberi olarak gönderilmesi şüphesiz merhameti sonsuz Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Sevgili Peygamberimiz yerde ve göklerde övülen eşsiz ahlakıyla bizlere en güzel model insandır. O’na uyan hem bu dünyasını hem de ahretini kurtarmış olacaktır. O, bir sevgi ve merhamet peygamberi… Hayatında dilinden bir kez bile kötü bir söz işitilmemiş, bir kez bile insanlara kaba davranmamış bir peygamber… O, İlk vahyi aldıktan sonra “Önce yakın akrabanı uyar.”[2] emriyle önce en yakınından, ailesinden başlayarak tüm insanlığa hitap etmiştir. Efendimizin aile fertlerine karşı tutumu hep merhamet çerçevesi içinde olmuştur. Bizler O’nun hayatına ve sözlerine baktığımızda hep bu rahmetin yansımalarını görürüz.

A. Anne ve Babaya Merhamet

Doğmadan önce babasını kaybeden sevgili peygamberimiz altı yaşında iken de annesini kaybetmiştir. Peygamberimiz Hudeybiye umresine giderken Ebvâ köyüne uğramış, annesinin kabrini ziyaret etmiş, kabrini eliyle düzeltip ağlamıştı. Niçin ağladığını soranlara “Merhamet duygusu beni duygulandırdı onun için ağladım.”[3] demiştir. Peygamberimiz sözleriyle de ana babaya merhametli olunmasını tavsiye etmiştir; “Bir gün bir adam Allah rasulüne gelerek; Ya Rasulallah, halk içinde iyi muamele yapmama en ziyade layık olan kimdir? Diye sordu. Efendimiz; “Annendir” cevabını verdi. İki defa daha sorduğunda yine aynı cevabı verdi. Sonra kim gelir sorusuna ise; “Babandır” cevabını verdi. Şüphesiz Peygamberimiz ilahi vahyi en güzel şekilde yaşayarak anlatırdı. Nitekim Hz. Aişe de; “O’nun ahlakı Kur’andı.” diyordu. Bir Kur’an ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor; "Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "öf" bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: "Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.”[4]

B. En Hayırlı Eş

Âlemlere rahmet Efendimiz eşlerine de her zaman merhametiyle davranmış ve bizlere de bunu tavsiye etmiştir; “Ben aileme karşı en iyi davrananım. Sizin en hayırlınız ailesine karşı iyi davrananınızdır. Müminlerin iman bakımından en mükemmeli ahlaki bakımdan en güzel olan ve ailesine şefkat ve mülâyemetle davranandır.”[5]

Hz. Peygamberin aile bağları sevgi, saygı ve merhamet üzerine kurulu olmuştur. Zaman zaman onlarla şakalaşmış ve onların hoşuna gidecek tarzda onlara hitap etmiştir. -Hz. Aişe validemize Ayşe Uveys (Ayşecik), Aiş, Hümeyra gibi hitaplarda bulunması buna örnektir.- Kendisiyle koşu yarışı yapmış ve yine onun başını omzuna dayayarak birlikte savaş oyunu oynayan Habeşlileri seyretmiştir.[6] Efendimizin merhametli hayatı bizim için kıyamete kadar örnek olacaktır.  Kadınlara karşı şiddetin çoğaldığı günümüzde Hz. Aişe’nin, Efendimizi anlatan şu sözlerine kulak verelim; “Peygamberimizi ne bir hizmetçiye ne de bir kadına vururken asla görmedim. O, mübarek eliyle hiç kimseye asla vurmamıştır.”[7] Peygamberimiz de bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor; “Kadınları ancak kötüleriniz döver.”[8]

C. Çocuklara Şefkat ve Merhamet 

Peygamber Efendimiz hanımlarına karşı olduğu gibi çocuklara karşı da son derece merhametli davranmıştır. Çocuklarını hiç öpmeyen bir bedeviye “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu söküp aldı ise ben sana ne yapabilirim?”[9] Namaz kılarken torunlarından biri sırtına çıkmış, bu yüzden namazı biraz uzatmıştı.[10] Bir defasında namazını kısa tutmuş ve sebebini soranlara “Bir çocuk ağlaması duydum ve annesi üzülmesin diye namazı kısa tuttum.”demiştir.[11] Efendimiz bir hadisi Şeriflerinde şöyle buyuruyor; “Küçüklerine merhamet ve sevgi, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”[12] İşte Peygamberimizin hayat ölçüsü… Efendimizin yıllarca hizmetinde bulunan Hz. Enes anlatıyor; “Hz. Peygamber’ e on yıl hizmet ettim. Allah’ a yemin ederim ki, bana hiçbir zaman ‘öf’ bile demedi. Ailesine karşı Hz. Peygamber’den daha şefkatli hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in, Medine’nin kenar mahallelerinden birinde oturan bir sütannesi vardı. Bu sütannesinin kocası demircilik yapmaktaydı. Her gün çocuğunu görmek için oraya giden Hz. Peygamber, varınca duman dolu eve girer, çocuğunu kucaklayarak bağrına basar, koklar ve öperdi.”[13] Efendimiz, oğlu İbrahim’in ölümüne ağlamış ve bunun sebebini de şöyle açıklamıştır; “Bu bir merhamet göstergesidir. Gözümüz yaşarır, gönlümüz mahzun olur. Ama asla Rabbimizi razı etmeyecek söz söylemeyiz. Ey İbrahim senin ayrılığın gerçekten bizleri mahzun etti.”[14]

D. Diğer Aile Fertlerine Merhamet

Peygamberimiz “Önce yakın akrabalarını uyar” ayeti emrince öncelikle akrabalarını dine davet etmiştir. Efendimiz akrabalarına karşı da her zaman merhametli davranmıştır. Sıla-i Rahîm isminden de anlaşıldığı gibi akraba ile merhamet temelli bir bağ kurmak Efendimizin hayat prensiplerinden olmuştur. O, bizlere de akrabalık bağlarını güçlü tutmamızı tavsiye etmiştir; “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin”[15]; “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır."[16]; “Teyze, anne yerindedir."[17]; “İyiliğe benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olmaz. Hakiki sıla, kişinin kendisi ile ilgiyi kesenleri görüp gözetmesidir.”[18] Efendimiz yakınlarının Müslüman olması için ümidini yitirmeyerek sonuna kadar uğraşmıştır. Peygamberimizin amcası Ebu Talib ölüm döşeğinde iken Efendimiz onun yanına gitti ve “Ey amca! Lâ ilâhe illallah de ki kıyamet gününde onunla senin için şahitlik edeyim” dedi. Ebu Talib; “Eğer Kureyşliler beni ayıplamasaydı, ‘o ölüm korkusundan bunu söylemiştir’ demeseydi senin gözünü aydınlatırdım (bu kelimeyi söylerdim). Efendimiz; “Andolsun ki, senin için, yasaklanmadıkça af talebinde bulunacağım” dedi. Bunun üzerine “Şüphesiz sen sevdiğini hidâyete er­diremezsin. Fakat Allah dilediğini hidâyete erdirir.”[19] ayeti indi.[20]

Sonuç

Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.”[21] buyuran Efendimiz hayatının her alanında olduğu gibi aile fertlerine de merhametli oluşuyla biz ümmetine merhamet modeli olmuştur. “Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”[22]



 


[1] Enbiya, 107

[2] Şuara, 214

[3] M. Âsım Köksal, İslam Tarihi, Şâmil Yayınevi, C:2, İstanbul 1987, sf: 55

[4] İsrâ, 23-24

[5] Tirmizi, İman 6

[6] Mustafa Fayda “Aişe” Maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, C: 2 sf: 202

[7] Nesâi, `Işretü`n-nisa, s. 164

[8] Camiu`ssağir, 629

[9] Buhari, Edeb 22

[10] Nesai, İftitah 83

[11] Nesai, Kıble 35

[12] Tirmizi, Birr 15

[13] Tirmizi, Birr 11

[14] Buhari, Cenaiz 44

[15] Buhari, İlim 37

[16] Tirmizi, Zekat 26

[17] Tirmizi, Birr 5

[18] Buhari, Edeb 15

[19] Kasas 56

[20] İmam Ahmed, Müslim, Nesai, Tirmizi, (Ebu Hureyre’den); Bidaye, 3/124; Muhammed Yusuf Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, Akçağ Yayınları: 1/40-41.

[21] Beyhaki, Sünen-i Kübra, 1/91

[22] Tevbe 128

15 Temmuz 2022 Cuma

ZULME KARŞI KANLARIYLA DURANLAR

"Kimi hayatlar vardır ki ölümleriyle nice hayatlar diriltir..."

Halime YILDIZ

(İstanbul İl Müftü Yardımcısı)

Takdir edilmemiş bir ecel yoktur mahlukat için; ne ertelenir ne öne alınır. Doğarken her bir beşer ‘halife’ sıfatıyla doğar da ölürken aynı sıfatla ölmez. Ölüm adeta yaşantının bir sonuç cümlesidir. Onun için yaşamın nasıllığına bakmayan sonucundan memnun olmayacaktır. Keyfiyet, mevtanın değerlendirilmesinde en önemli referans olur. İşte, Allah ve Resulünün buyurmuş olduğu öyle yüce gerekçeyle verilir ki can, onun için Yaratan, onları çok seçkin bir isimle; ‘Şehit’ diye adlandırır. Bu aynı zamanda ulaşılması zor bir mertebeyi de işaret eder; her ölen bu isimle anılmaz.

Koca Yürekli Şehit: Mehmet

Aynı mahallede, birkaç sokak ötede, şehadete koşan kocaman bir yürek oturduğunu kim bilebilirdi ki?  Hak için; elinden alınmaya çalışılan hakların mücadelesi için, en sevdiği malıyla-arabası-birlikte 15 Temmuz Şehitler Köprüsüne doğru koşan 37 yaşında bir babayiğit: Şehit Mehmet.

Koca-Sinan gibi kocaman bir şahsiyet oldu Kocasinan mezarlığında. Zaten önceden işaretini de görmüştü. Tek sevdası Sevda’sının elini tutmuş pencereye götürüyor perdeyi açıyor, mezarlığa nazır camdan işaret ediyor; ‘İşte tam şurada…. mavi bir ışık…’ Sevda`sı bakıyor bakıyor göremiyor. Ertesi gece yine tekrarlıyor. Ramazan boyu her gece aynı ışığı gösteriyor eşine ama bilmiyor ki; perde yalnızca ona açılmış; "Tek Olan" (cc) için orada ve 15 Temmuz gecesi aziz yerini alıyor… Kocasinan’da şimdi her iki dünyayı aydınlatan bir ışık var.

Şehit Mehmet’in, Allah’ın kendisine lutfettiği makamın dünyevi sebeplerinden birini daha işitmekle adeta tasdikler yüreklerimiz şehadeti hak ettiğini. Şehit olduktan sonra öğrenir eşi, şehit kocasının ne kadar cömert olduğunu; anlatırken bir kez daha gurur duyuyor eşiyle; ‘Mehmed’im şehit olduğunda Beylikdüzü’nden hiç tanımadığım biri gelir taziyeme ve bana şehidimin kendilerine beyaz eşya yardımında bulunduğunu söyler.’ Şehit Mehmet hem canının hem de malının zekatını vermiştir. Yüreğimizi paramparça eden bir hakikatle daha irkiliyoruz; ‘Kanı ile dünya borçlarını da ödedi…’

Gurur ve hüznün birlikte yer aldığı atmosferde küçük narin bir ses devreye girdi; ‘Babam için bir şiir yazdım okuyabilir miyim?’ Tüm kafalar şehidin kızına çevrildi. Yaşından çok daha olgun bir duruş sergileyen 12 yaşındaki Gizem de çok sevdiği babası için birkaç cümle söylemek istemişti…

Koca Yürekli Şehit!

Nasıl başardılar koca yüreğini ayakta tutan bedenini yıkmayı?

Sen şehit oldun Allah'ın yanına bir kuş olup uçtun...

Sensiz buralar sahipsiz huzursuz...

 ...'Allah' dedin, 'Kur'an' dedin koştun ya savaş meydanına,

'İşte bir kahraman geliyor' dedirttin yurdu kurtaracak.

Barış nidaları, zafer haykırışları hepsi inletti bu vatanı,

Ezanlar susmadı baba, tekbirler dinmedi.

Bayraklar inmedi...

Hani nerede gölgesine sığındığım babam;

Hani nerede kükrediğinde dağları söken adam...

Gizem, okurken ağladı biz de dinlerken ama şehidimizi hiç incitmedik sessiz ve derinden bir ağlayış…

Gerçek Kanlı Gömleğiyle Gelen Yusufçuk: Mahir

Yusuf’a eş bir güzellikte Mahir. Hz. Yusuf`un karınkardeşleri, Mahir’in de din kardeşi bildikleri hain çıktı. Taptezecik kanını akıtmaktan acı duymayan kalpsizler, Mahir`i, gencecik kalbinden vurmuşlardı. Tarih, sahnelerini hep aynı bilindik noktadan sunar karşımıza; iyiler karşısında kötüler, mazlumlar karşısında zalimler… Atatürk havalimanına koşa koşa giden taptazecik genç. Yorgundu aslında; garsonluk yaptığı lokantadan yeni ayrılmış, daha eve girmeden kendisi gibi gençlerle onurlu bir duruş sergilemek istemiş ve havalimanına gitmeye karar vermiş. Gecenin zifiri karanlığında tazecik bir yürek kanı akmış havaalanına.

Yaralar kabuk bağlamadan, acılar tazeliğini korurken bir ziyaret gerçekleştirdik şehit Mahir’in evine. Metanet abidesi bir kadın, şehitlik mertebesine vakıf bir edayla karşılıyor bizi.

Ananın acısını hafifleten hatıralar birer birer dökülüyor. Ona olan sevgisini kalbinin en merkezine oturtmuş oğlunu paylaşıyor bizimle. Kanı bin bir çeşit heva ve arzular için kaynayan genç değilmiş Mahir, ‘Anne! Okumak istemiyorum… Boşuna zorlamayın; devlete yük olmayayım’ diyecek bilinçte bir genç.

Ana yüreği okunabilir mi? Hiçbir lisan anlatamaz biliriz de yine isteriz kulaklarımız duysun ve şahitlik yapsın hem şehide hem meşhûda. Başı önde, Mahiri gibi sakin ve mutedil akıyor gözyaşı yanaklarından. Gözleri gözlerimize dokunduğunda celalleniyor ana ‘Vatan sağolsun, bizi bölemeyecekler.’ Yeniden ağır bir edayla başı ve gözleri yere iniyor en yakın hatıratından başlıyor anlatmaya: ‘O sabah….’ kelimeleri boğazında düğümlendi. Birkaç kez yutkundu; ‘Kahvaltı hazırladım ona. Hem de en sevdiği şeyleri hazırladım. Kahvaltı sonrası sanki ayrılığı biliyormuş gibi beni defalarca öptü,  defalarca sarıldı. ‘Biliyorsun oğlum ben öpmeyi sevmiyorum’. Bu cümlesi o kadar canını yakmıştı ki dudaklarını ısırdı; ‘Son sarılması olduğunu bilseydim acaba böyle söyler miydim, dilim lâl olsaydı?’ der gibi bir ifadesi vardı. Konu, Mahir, konuk Mahir’di. Ona ait hatıraları dinlerken kalplerimiz ‘Mahir’e şehitlik ne kadar yakışmış’ diyor.

Şimdi Mahir’in adı, hainlerin, dönüştürülen okullarından birine verildi. Eski kibrinden eser kalmamış, herkese açık. Önünden her geçişte ‘Rabbim! Hapis, bana davet ettikleri şeyden daha sevgilidir’ diyen Yusuf iffetinde ve mütevazı bir genç siluetinde görünür okul bana. Bir de durağa verilir ebediliğe yazılmış adı. Başında da cennete doğrudan girişin tek geçerli kimliği: ‘Şehit’! Otobüs biraz daha dursun isterim; en azından bir ‘Fatiha’ okuyacak kadar. Mahir, geceyi kanıyla yaran bir genç; zulmeti kanıyla nurlandıran delikanlı…

Şehadet, Tevafukları da İzhar Eder:

Şehitlerimiz için düzenlemiş olduğumuz hatim programımıza şehit yakınlarını da çağırmıştık. Mahir’in kız kardeşleri de iştirak etmiş, programımızı şereflendirmişlerdi. Bir güzel ses, bir güzel duyguyu seslendirirken tam karşımda oturan Mahir’in kız kardeşinin yangın yüreğine tercüman hıçkırıklara boğulduğunu görünce yanına gittim. Meğer Mahir her gece yatmadan evvel bu ilahiyi dinlermiş. Ve yine daha sonra öğrendik ki şehit Mehmet’in de en sevdiği ilahiymiş ve evde sık sık terennüm edermiş;

"İmam Hüseyni vurdular

Kolun kanadın kırdılar

Al kanlara boyadılar Kerbela`da, Kerbela`da..."

Şehit,  gayb âleminden şehadet âlemine bir köprü,

Şehit, ölümün peşinden giden,

Şehit, en sevdiğine sahip olduğu en değerli şeyi veren,

Şehit, adı ölülerin içerisinde yer almayan…



 

14 Temmuz 2022 Perşembe

ALLAH’A TESLİMİYETİN AİLE SAADETİNDEKİ BİR TECELLİSİ OLARAK HAC

Dilek Çelenk

(Vaiz / Başakşehir ADRB İlçe Koordinatörü)

İslam insana iki cihan saadeti sunmak üzere gelmiştir ve Kur’an, kişiye kolaylık için indirilmiştir; “Biz sana Kur’an’ı sen sıkıntıya giresin diye indirmedik.” [1] Hz. Peygamberimiz (sav) rahmet için gönderilmiştir; “Muhakkak ki Seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” [2] Şeriat-ı Garrâ’nın asıl maksadı Allah’a kulluk etmede kul için kulluğunun başında kalp safiyeti, gidişatında kolaylık, varacağı yerde ise Rıza-i Bârî’nin hasıl olmasını sağlamaktır. Bunların hepsi tek bir özde toplanmıştır ki; O da yeryüzünde halife olmaktır.

Saadetin sırrı yeryüzüne “Halife” olabilmede saklıdır. Cenab-ı Allah, Bakara Suresi’nde Hz. Adem’in yaratılış kıssasında (Bakara:30-38) yeryüzünde halifeliğin nasıl başladığını anlattıktan sonra aynı surede sonraki nesillerde halifeliğin hakkını ihlal eden Benî İsrâîl (Bakara:39-61) ve halife unvanına layık davranarak Rabbinin katında “İmamlık” makamına yükselen İbrahim Aleyhisselamı da (Bakara:131) anlatmaktadır. Bu üç kıssadan (Hz. Adem, Benî İsrâîl ve Hz. İbrahim) çıkarılacak ders ise; sınanmak/imtihan olmaktır. Hikmeti sormadan, verilen emri “semi’nâ ve ata’nâ” diyerek yerine getiren kazandı ve halife oldu, tersini yapan kınandı, helak oldu, lanetlendi ve şekâvete düçar oldu; “Bir zamanlar Rabbi İbrahim’i birtakım kelimelerle sınadığında İbrahim onları tam olarak yerine getirdi. Ben seni insanlara imam/önder yapacağım dedi...” [3] Hz. İbrahim sorgulamadan, teslimiyet gösterdi ve mükafatı aldı; ateşe atıldı, kazandı, evladını çöle bırakması emredildi, zemzemi kazandı, evladını kesmesi emredildi kurbanı kazandı, Kâbe-i Muazzama’yı inşa etme şerefine nail oldu. İnsanları Hacc’a davet etmek üzere çağrıda bulunması emredildi; “İnsanlar arasında haccı ilan et/ duyur ki, gerek yaya olarak gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde kendilerine ait birtakım faydaları yakînen görmeleri ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları için Kâbe’ye gelsinler...” [4] Bu ayet üzerinde düşünülmesi gereken nice hikmetler barındıran muazzam bir ayettir. “Kendilerine ait birtakım faydaları yakînen görmek!” Demek ki Cenab-ı Allah hacca nice faydalar saklamıştır, bu faydaları hacca gidenler ancak görebileceklerdir. Bu faydaların neler olabileceğine dair tefsirlere bakıldığında bizzat belirlenmiş bir şey yoktur. Hacının iki dünyasına katkılar sunacak maddi ve manevi faydaların olduğu genel ifadeler ile bildirilir.

Haccın içeriğine bakıldığında hikmeti tam olarak idrak edilemeyecek ama katıksız saf bir teslimiyetin olduğu müstesna bir ibadet olduğu görülecektir. Hz. İbrahim`in çağrısına “lebbeyk” diyerek ilk adım atıldıktan sonra Allah’ın kuldan istedikleri;

*Kulum kıyafetini çıkar, başın açık, yalın ayak, dikişsiz iki parça kumaşa bürün yola çık. Lebbeyk Allahumme lebbeyk/ buyur Allahım emrindeyim.

*Kulum eşin helâlindir ama ihramlı olduğun sürece ona yaklaşamazsın. Lebbeyk Allahumme lebbeyk.

*Kulum ihramlı olduğun sürece kendi teninden, tüyünden alamazsın. Lebbeyk Allahumme lebbeyk.

*Kulum ihramda kaldıkça avlanman, herhangi bir bir cana, tene, bitkiye zarar vermen yasaktır. Ama benim için benim sana söylediğim türlerden kurban kes, o canları da istiyorum, benim için kurban et. Lebbeyk Allahumme lebbeyk.

*Kulum hikmetini sormadan taşlara bak; bu Kabem taştır etrafında yedi defa dönüp tavaf et, Hacerü`l Esved taştır, önünde dur selam ver, öp, İbrahim’in ayak izleri taştır ama sen arkasında iki rekat namaz kıl, cemeratta benim istediğim sayıda taş al ve benim istediğim yere, istediğim zaman diliminde fırlat! Hepsi de taştır ama sen o taşlara ben nasıl istersem öyle bir muamelede bulun. Lebbeyk Allahumme lebbeyk.

*Kulum Hacer gibi evladın için sa’y yap. Ama vereceğim rızık senin sa’yinin olduğu yerde değil benim istediğim yerde ortaya çıkacaktır. İsmail susuzluktan kurtuldu ama sen kendinin ve ümmetin çocukları için sa’y yap/koştur!

*Kulum şehri, evi, binayı, oteli, yatağı, dolabı, konforu bırak Arafat’a gel, gerekirse kumda yat, dağda uyu, taşa otur ama hepiniz toplu olarak ayakta bana yakarın, beni anın, elinizi açın, boynunuzu bükün, ağlayın, arınmayı isteyin. Lebbeyk Allahumme lebbeyk.

*Kulum seni temizledim, arındırdım, buna melekleri de şahit tuttum. Kendini kirletme, bana gelene kadar temiz kalmaya gayret et.

Bu ibadetlerin, eylemlerin her biri Hz. İbrahim tarafından Allah için yapıldı. Hikmetini sormadan teslimiyet gösterdi. Her birinin mükafatını aldı. “İbrahim Ailesi” bu ümmete örnek oldu, beden temizliğinde, namazlarında, kurbanında, haccında, umresinde, kısaca her ibadetinde yer aldı, pay sahibi oldu. “Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime İnneke Hamîdun Mecîd.”

İbrahimi teslimiyetin mükâfatı da İbrahimîdir. Çünkü Yüce Allah “Sonra Sana da “Doğru yola yönelerek İbrahim’in dinine uy! O müşriklerden değildi.” diye vahyettik.” [5] Hz. İbrahim’in babası onu ateşe attıracak kadar üzdü ama oğlu bıçağın altına seve seve yatacak kadar itaat etti. Rabbi O’na eşini ve bebek yaştaki oğlunu ziraatsiz, susuz bir yere bırakmasını emretti ama kıyamete kadar hem gıda hem şifa olan zemzemi verdi. Nemrut O’nu diri diri ateşe atacak ve sonra yanmayınca yurdundan çıkaracak kadar zulmetti ama (gittiği yer olan Filistin’deki) ümmeti itaat etti. İbrahim teslim oldu ve kazandı!

Allah’ın koyduğu hükümlere teslim olan aile gerçek aile saadetine erer! “...Her kim hidayetime tabi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.” [6]                                                  

                                                                     6 Temmuz 2022 

(7 Zilhicce 1443)



[1] Taha:2

[2] Enbiya:107

[3] Bakara:124

[4] Hac:27-28

[5] Nahl:123

[6] Bakara:38

13 Temmuz 2022 Çarşamba

ÇAĞIRIR MISIN YENİDEN?

Halime Yıldız

(İstanbul İl Müftü Yardımcısı)

Çağırır mısın yeniden şu mücrim kulunu? Yeniden temizlenmesi, arınması, yeniden yaratılışın ilk merhalesine dönebilmesi için.

Görün bakın toprak bedenden ne güzellikler fışkırıyor. Hakikatin kendisini, perdeyi aralayıp seyredin... Meleklerden üstün yaratılışı temaşa edin doya doya. Dünyalık ve dünyadan hiç bir zinet olmaksızın cemalin nasıl olacağını idrak edin. Yok mavi, siyah, beyaz, kumral, uzun, kısa sanki üflenen ruh bedenleri ihata etmiş hepsi aynı. İçler dış, dışlar iç olmuş.

Gücü yetenler gelsin diye davetiye çıkarıyor. Mevlana’nın "Ne olursan ol yine gel!" sözü sönük kalıyor O’nun çağrısının yanında. Lebbeyk nidasını sadrınızla söylüyorsunuz. Diller  gönülde olana kifayetsiz tercüman oluyor. Konuşabilseydi, dile gelebilseydi diller neler söylemezdi. Yücelerin yüceliğini tüm zerrelerinizde idrak ediyor, eziliyor, eziliyor küçüldükçe büyüyorsunuz. Gözler iştirak eder kulluğunuzun itirafına. Dökülür içi temizlemek için yaşlar. Ne firavun ne karun hisleriniz kalır yüreğinizde. İtmi’nan olmuş İbrahim, Müslüman olmuş İsmail, olmuşsunuz. ’Beni bende demen bende değilem, bir Ben vardır bende benden içerü’ dizeleri içselleşiyor. Kal`den hale, halden başka hallere geçiyorsunuz. Yaşarken ölü mü yoksa ölüyken yaşar mısınız? Ne önemi var ki, yaşamanın yalnızca hava almak olmadığını keşfeder, nefesi idrak edersiniz. Zaman zaten yoktur hatırınızda, gelecekten ve geçmişten beri anı yaşarsınız. Kabuktan sıyrılıp öze ulaşmışsınız. Kabukların değersizliği içe ulaşılınca anlaşılırmış. "Ve nefahtu min ruhi" ayetini ilk defa keşfediyormuş gibi irkilirsiniz. İblis gibi zahire kapılmanın felaketini kavrar tevbe edersiniz hem de nasuh tevbesiyle. Her anım şu andaki gibi olsaydı diye hayıflanır  Yunus’un balık karnındaki tevbe sözcükleri dizilir ardı ardına “Senden başka, ilah yok, ben zalimlerden oldum. Eğer beni bağışlamaz ve beni affetmezsen kaybedenlerden olurum" Kaybedenlerden eyleme Ya Rab! İlk defa bu kadar yaklaşmışken kulluğun bilincine hüsrana uğratma!

İşte‚ "urvetu’l-vuska’yı" bulmuş ve sımsıkı tutunmuş ve Yakin olana yakin olarak inanmışken gerisin geriye dönmek… Dünyadayken cenneti yakalamışken onu yeniden kaybetmenin acısıyla yanıp tutuşursunuz. Hiç bitmesini istemediğiniz bir rüyadan  uyanma korkusuyla gözlerinizi daha sıkı yumarsınız.

İmanın tadına varabilmeyi isterdik oraya gitmeden önce. Olamayacağını düşünür hatta belki de imkansızlığına karar verirdik. O Hz. Muhammed (sav), o Ebubekir (ra), o Ali (ra) der işin içinden çıkmaya çalışırdık.  Varılıyormuş tadına, lezzetine. Ebubekir gibi duymadan, görmeden Sıddık’lardan oluvermişsiniz...

Tadı damağınızda kalarak döner ve dua edersiniz: Ya Rab! Gitmeyenlere gidemeyenlere de davetiye gönder.  Bilmiyorlar, hacdan bihaber olanlara da nasip et; bütün ümmet-i Muhammed’e ve bana da Ya Rab! Bir daha nasip et! Bütün hücrelerim doya doya tatsın imanın tadını, haccın tadını... Dünyalık zevklere, zinetlere, ihtiraslara, günahlara batmış olan bedenim ve kalbim arınmak ister, dünyalık bir fırsat daha ver Ya Rab!






 

 


3 Temmuz 2022 Pazar

YERYÜZÜNDE İLK BABA OLMAK; "KUR’AN NAZARINDA BABA"

Halime Yıldız

(İstanbul İl Müftü Yardımcısı)

Baba, konumu itibariyle, otoriteyi, saygınlığı, güveni, hakkı itibariyle de ona karşı yapılması gerekli olan saygıyı, itaatı ve hüsnü muameleyi ifade eder. Şüphesiz, yaratılmışların en şerefli varlığının, yeryüzünü şereflendirmesine vesilesi olması bakımından ona hürmet, saygı ve iyi muamelede bulunmak yeterli bir sebeptir. Buna ilave olarak aile reisi olarak ailesinin nafakasını helalinden sağlayan, hayat tecrübesiyle evlatlarının yolunu açan, onlar için daima hayırlı ve iyi olan şeyleri düşünen ve bunun için gayret sarf eden, çoğu zaman kendinden çok ehlini düşünen bir babanın elbette ki hakkına riayet, üzerinde durulması gereken ana düsturlardan biridir.

Bu nedenledir ki Allah-u Teala pek çok ayetinde ana-babaya iyiliği emreder. “Rabbin “kendisinden başkasına ibadet etmeyin, ana-babaya iyi muamele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama, onlara çok yumuşak ve tatlı söyle. Onlara acıyarak tevazu kanadını indir. Ve “Ya Rabbi, onlar beni çocukken nasıl bakıp büyüttülerse, sen de kendilerine öylece merhamet eyle!” de.” (İsrâ, 17/23-24)

Kur’an-ı Kerim’de geçen baba figürlerinin çoğu peygamberledir. Pek çoğumuzun zihninde peygamber tanımı Allah’tan vahiy alıp onu insanlara aktaran bir insan olarak canlanır. Çoğu zaman sosyal hayatın içinde, bir baba, eş, dost, komşu ya da bir meslek erbabı olarak aklımıza gelmez. İlahi vahiy aslında bu hususa da dikkat çeker. Zira din, hayatın tüm alanını kuşatır. Şu halde bize en güzel rol-model olan peygamberlerin kıssalarının bu çerçeveden de okunması elzemdir. Bu okumalar bize Kur’an’da bahsi geçen çoğu peygamberlerin aile hayatlarında edinmiş oldukları baba rolünü de nasıl sağlıklı bir şekilde gerçekleştirdiğini görmemizi sağlar.

Tüm İnsanların Babası/Atası: Çok klasik ve belki de tedavülden kalkmak üzere olan bir ifademiz vardır: “nihayetinde hepimiz kardeşiz, babamız Âdem.” Evet ilk insan ve yeryüzünün ilk babasıdır Hz.Âdem. Kur’an-ı Kerim, bu noktaya dikkat çekmek üzere kıyamete kadar devam edecek zürriyetinin tamamı için “beni Âdem” (Âdem oğulları) tamlamasını kullanır. Bu kavram aslında tüm insanlar için oldukça öneme sahiptir. Zira mekan ve zamanı aşan insanları ortak bir noktada toplayıp düşünmesini sağlayan bir ifadedir. Nihayetinde rengi, dili, dini ne olursa olsun Âdem’de birleşme duygusu bizi çok özel bir duyguya sevk eder. Ayrıca ilk babamız bize insan nedir* sorusunun cevabını da verir: Akıl sahibi olduğu kadar aldanan, özgür iradeli olduğu kadar günah işleyip tövbe edebilen, peygamber de olsa en ağır imtihana tabi tutulan, üzülen, sevinen, seven  bir beşer. Hz. Âdem, Kur’an’da bir ebeveyn olmaktan çok sanki tüm insanların babasıdır. Bu nedenle oğulları Habil ve Kabil kıssası da isimleri zikredilmeksizin “Âdem’in oğulları” tabiriyle babaları Âdem’e izafe edilerek bahsedilir. Ama olay, Hz. Âdem dahil edilmeden ele alınır. Tüm bunlara rağmen onun, yeryüzünde daha önce hiç örnekliğini görmediği,  “baba” olma duygusu hissetmek ve anlamak pek mümkün olmasa gerek. Ancak bir yorum yapacak olursak, bugünün babalarına tevarüs etmiş bir baba rolünde olduğunu söyleyebiliriz.

Evladıyla En Ağır İmtihana Tabi Tutulan Baba: Âdemoğlu hızla çoğalmaya başlar. Çoğaldıkça doğruluktan, hak yoldan sapmalar baş gösterir. Çoğalma hızı kadar azgınlık hızı da artar. Hatta o raddeye varır ki yeryüzünün bu necasetten arınma vakti gelir. Hz. Nuh kavmi arasında bin yıl kadar yaşar da kulakları hakikate kapalı, gözleri hakikate kör insanları bir türlü doğru yola iletemez. Nihayetinde ilahi emir ona bir kurtuluş gemisi yapmasını söyler. Tüm bu süreçler Kur’an’da anlatılırken bir sahne okuyana sunulur ki sadece gözler değil yürekler ağlar. Hz. Nuh, necat gemisine çağırır insanları ve tabi ki ailesini: “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de)  bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi” (Hud,11/42). Hz. Nuh candan bir baba olduğunu oğluna seslenişinde gösterir: “ey oğulcuğum!”…Belki yürekten gelen bu seslenişe kulak verir düşüncesiyle. Bir baba olarak onu an be an eriten oğlunun boğulması idi. Hz. Nuh, oğlu için rabbinden “babalık” statüsünü dillendirerek onun için kurtuluş istedi. 

"Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi…” (Hud,11/45). Yalnızca biyolojik olarak baba görülmenin ve baba olmanın yeterli olmadığını Yüce Allah şöyle beyan eder:“ "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım."

Allah, baba duyarlılığı ile hakikat karşısında bir baba duruşunun nasıl olması gerektiğini Hz. Nuh başta olmak üzere bugünün babasına açıklar. Hidayet istemeyen kul velev ki canından bir parça oğlun olsa da babalarının dini değil hür iradeleriyle kendi seçtikleri din Allah, onlara böyle bir tercih yapabilme selahiyeti tanıyor. Şu halde Allah, baba olmak her şeye gücü yetmek anlamına gelmediğini, babanın görevinin uyarı/terbiye ve davet/nasihatten ibaret olduğunu anlatır. 

Evlatları Sebebiyle Sabrı “Güzel” Eyleyen Baba: Bir hüzünlü baba hikayesidir Hz. Yakup kıssası. Kaybettiği Yusufuna mı, Yusuf’u kaybeden evlatlarına mı yansın Yakup? En güzel kıssa olarak tanımlanan Yusuf kıssası aynı zaman da Yakub’un da kıssasıdır. Yusuf’una diğerlerinden farklı bir sevgi gösterisinde bulunduğu iddiasıyla en acımasız cezayı veren diğer oğullarına karşı sarf ettiği cümleleriyle Hz. Yakub’u bugüne taşımak gerekir. Hakikatin ne olduğunu bildiği halde, yalanı hakikat diye yutturmaya çalışan evlatlarına karşı tutum ve davranışı onları dışlamaya değil kazanmaya yönelik bir adımdır. “Bir de üzerine, sahte bir kan bulaştırılmış gömleğini getirdiler. Yakub dedi ki: "Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürükledi. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah'tır." (Yusuf, 12/ 18)

İkinci kez aynı imtihanla karşılaşan Hz. Yakub aynı ifadeyi kullanır. Gözlerine düşen ak hüznünün göstergesi olsa da oğullarına çağrısı oldukça düşündürücüdür: "Ey oğullarım! Gidin Yûsuf'u ve kardeşini araştırın. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez." (Yusuf, 12/87)

Tüm imtihanlara ve imtihan vesilelerine karşı güzel bir sabırla karşılık veren Yakup (a.s) nihayetinde güzel bir karşılık bulur.  

Ölüm döşeğinde evlatları ile arasında geçen diyalog da Hz. Yakub’un bir diğer baba örnekliğini bize sunar:

“Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman siz orada mı idiniz? O zaman (Yakub) oğullarına: Benden sonra kime kulluk edeceksiniz? demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim olmuşuzdur, dediler.” (Bakara, 2/133)

İffetli Edepli İki Kız Babası: Geçimlerini ağırlıklı olarak ticaretle sağlayan Medyen halkına gönderilen Şuayb peygamber onlara inançlarından ve ticaretlerindeki sapmalarından dolayı gönderilmişti. Kur’an, Şuayb peygamberi aynı zamanda iki kız babası olarak da tanıtır. İleri yaşı sebebiyle hayvanlarının otlatma ve sulama işi iki kızı tarafından yapılmaktadır. Hz. Şuayb’ın kızlarının tasviri çok anlamlıdır. Aynı dönemin peygamberi olan Hz. Musa da firavun’un zulmünden kaçmış bu beldeye gelmiştir. Hayvanlarını sulamalarına yardımcı olan Hz. Musa’nın bu tavrı kızların takdirine şayan olur ve durumu babalarına anlatırlar. Hz. Musa’nın yanına gelen kızın tasviri ayrıca çok önem arz eder; Hz. Musa’nın yanına gelen Şuayb’ın kızı babasının talebini ona hayâlı, ağır başlı, onurlu, vakarlı bir şekilde iletir.

Şuayb (a.s)’ın kızları ile iletişiminin de ne kadar sağlıklı olduğunu da yine kıssasın anlatımında buluruz: “(Şuayb'ın) iki kızından biri: Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır, dedi.” (Kasas, 28/26)

Bugünün babalarına örneklik teşkil edecek bir tavır da bir baba olarak Şuayb peygamber kızlarından birini Hz. Musa ile evlendirme teklifinde bulunmasıdır.

Evlat Sahibi Olmak ve Olmamakla İmtihan Edilen Baba: Çocuk sahibi olmak isteyen ailelerin en çok okuduğu duadır Hz. İbrahim’in duası: “Ey rabbim, bana Salih olanlardan bir çocuk ihsan et!” (Saffat, 37/100). İlerleyen yaşına rağmen evlat sahibi olmak için Allah’tan ümidini kesmeyen Hz. İbrahim’e Allah, iki evlat nasip eder. Benzer bir anlatım İki büklüm saçı sakalı ağarmış olarak baba olan Zekeriya peygamber için de vardır. Bu dua, Hz. İbrahim’i İsmail ve İshak’ın babası yapmakla kalmadı tüm ilahi dinlerin atası yaptı. 

Hz. İbrahim kendisine verilen bu iki nimet için rabbine şöyle niyaz eder: "İhtiyar hâlime rağmen bana, İsmâil ve İshâk'ı veren Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duâyı (elbette) işitendir (kabul edendir) (Rad,14/39)

Şüphesiz bir nimete sahip olmak da olmamak da birer imtihandır. Hz. İbrahim birinci imtihanının neticesinde Allah ona İsmail ve İshak’ı müjdeler. Ama ardından belki birincisinden daha ağır bir imtihan karşısına çıkar; İsmail’ini kurban etmek… İlahi emre boyun eğen Hz. İbrahim kıyamete kadar devam edecek olan güzel bir ibadete... 

Baba oğul verimli zaman geçiriyor. Kabe’nin inşasında Hz İbrahim ve oğlu İsmail birliktedir.

Eğitimci Bir Baba: Hz. Lokman, günümüzde de çocuk eğitimi konusunda üzerinde pek çok çalışmaların yapıldığı bir baba olarak karşımıza çıkar. Bir babanın çocuğuna hitap şekli, eğitimin içeriği ve yöntemi gibi pek çok hususlar Hz. Lokman’ın oğluna nasihatlerinin anlatıldığı ayetlerden çıkarılır. Hatta Gazzali başta olmak üzere evlada nasihatlar şeklinde değerlendirebileceğimiz pek çok yazının da ilham kaynağıdır diyebiliriz. Hz. Lokman, öncelikle bir sözün kalbe girebilmesi için o sözün giriş kelimesinin çok önemli olduğundan hareketle oğluna, tüm sevgisini, yakınlığını ifade eden   “ya büneyye - ey oğulcuğum/yavrucuğum”  diye seslenir. Ardından vermiş olduğu öğütler dikkatlice okunduğunda bir Müslüman şahsiyette olması gereken inanç, ibadet, ahlak ve edep gibi tüm esasları içerdiği görülür. Yine yalnızca yap, yapma şeklinde değil, gerekçelerine dayandırılan, edebi sanatların kullanıldığı bir anlatım vardır.

Dost Edinilmeyen, Yolundan Gidilmeyen Babalar: Hayat kitabımız olan Kur’an-ı Kerim yine karşımıza bir hakikati daha çıkarır: Dost edinilmemesi gereken babalar da vardır. " Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir. " (Tevbe, 9/23)

İbrahim(a.s)’ın babası bunun en bariz örneğini teşkil eder. Bu yasaklama, doğru yoldan sapan kim olursa olsun onun yanlış olan sözlerine itibar etmeme,  yolundan gitmeme ve yaptığını onaylamama anlamına gelir. Babanın, eleştiriden uzak, körü körüne itaat edilmesi gereken bir otorite olarak kabulü onu ilahlaştırmak manasına gelir ki yine bunun tarihte örneklerini de Kur’an şöyle beyan eder:  " Onlara, "Allah'ın indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor iseler de mi? " (Maide, 5/104)  

Babaya Dua:

“Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve razı olacağın yararlı iş yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben sana döndüm. Ve elbette ki ben Müslümanlardanım. " (Ahkaf, 46/15)

“Ya Rabbi, onlar beni çocukken nasıl bakıp büyüttülerse, sen de kendilerine öylece merhamet eyle!” de.” (İsrâ, 17/23-24)

"Ey Rabbimiz! (Amellerin) hesap olunacağı gün beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!" (İbrahim,14/ 41)

 


VAKIF KURAN KADINLAR

F. Hil âl  FERŞATOĞLU ADRB İl Koordinatörü/Vaiz “Ademoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden b...