Muhammet Gündoğdu
(Din Hizmetleri Uzmanı)
İstanbul Müftülüğü Aile ve Dini Rehberlik Bürosu
Yaşadığımız toplumda var olan sosyal sorunlara çözüm üretmede toplumun bütün fertlerine düşen görevler vardır. Toplum içerisinde gönül doktoru olarak ifade edebileceğimiz din görevlilerinin sorumluluğu ise bir kat daha fazladır. Şüphesiz bunda dinimizin “hayat dini” oluşu özelliği etkilidir. Çünkü dinimiz hayatın sadece bir alanına hitap eden mesela sadece vicdanına hitap eden bir din değildir veyahut sınırlı bir bölgede; sadece camide yaşanacak bir din değildir. Bu hüküm, bu dini indiren Yüce Allah’ın bir hükmüdür; “İnsanlardan kimi de Allah'a dinin bir ucundan ibadet eder…” [1]
Din hizmetlerini yürüten kişilerin bu hizmetin sadece cami ile sınırlı olmadığını bilmesi gerekmektedir. Okul, aile, işyeri, cezaevi, hastane gibi insanın yaşadığı her yer, inançlı insanlara hizmet götürülecek alanlardır. Çünkü inanan insan için, inandığı değerler doğrultusunda yaşama ihtiyacı varsa, bu ihtiyacın giderilmesi insanın bulunduğu her mekânda söz konusu olacaktır ve hayat dini olan İslam, insan hayatının bütününü kuşatan bir mahiyet arz etmektedir.
Peygamber Efendimiz bir vücuda benzettiği topluma karşı her Müslümanın birey olarak birtakım görevleri olduğunu beyan etmektedir; “Mü`minleri, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede, birbirlerine şefkat göstermede tıpkı yek bir vücut gibi görürsün; onun bir uzvu rahatsızlansa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararetle onun rahatsızlığına ortak olurlar.” [2]
Dinimiz bizden sosyal olarak din hizmetinden mahrum olan kesimlere din hizmetini sunmayı beklemektedir. Bu durum aynı zamanda sosyal adaletin ve eşitliğin de bir gereğidir. Sosyal adalette asıl olan insanlar için fırsat eşitliğini sağlayabilmektir. Sosyal içerikli din hizmeti ile insanların dine ulaşmasında bir fırsat eşitliği sağlanmaya çalışılmaktadır. İnsanları bir tarağın dişleri gibi eşit gören dinimiz, bizden, yoksun, yoksul insanların imkânını arttırarak ona bir fayda sağlamayı istemiş ve zekât gibi yollarla fakir ile zengin arasında bir bağ kurarak toplum içinde huzuru tesisi etmiştir. Bu noktada hiçbir Müslümanın ideali etrafımızda hep zekât ve sadaka verebileceğimiz fakir insanların varlığı olamaz. İnsanları yardıma muhtaç halde tutmak esas değildir ve önemli olan, bir mümin kardeşini bir şekilde içine düştüğü sıkıntısından kurtarabilmektir; “Âmâ bir kula rehberlik etmen sadakadır. Sağır ve dilsiz bir kardeşine anlayacakları bir dilde anlatman ve muhtaç birine ihtiyacını tedarik etmesi için delalet etmen sadakadır. Derman arayan dertliye yardım için koşuşturman sadakadır. Güçsüz birinin koluna girip yardım etmen sadakadır. Konuşmakta güçlük çekenin meramını ifade etmesi için yardım etmen sadakadır.” [3]; “Müslüman Müslümanın kardeşidir. O`na zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim, bir Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.” [4] İşte sosyal içerikli din hizmeti bu temelden hareket eder; derdi olan Mü`min kardeşini o sıkıntısından kurtarabilmek… Sorumluluklarımızı sadece zekât veyahut sadaka vermekle yerine getiremeyiz. Peygamber Efendimiz, “Her Müslümanın sadaka vermesi gerekir.” buyurdu. Kendisine: “Ya bulamayan olursa?” diye soruldu. “Eliyle, çalışır, hem şahsı için harcar, hem de tasadduk eder.” cevabını verdi. “Ya çalışacak gücü yoksa?” diye soruldu “Bu durumda, sıkışmış bir ihtiyaç sâhibine yardım eder.” dedi. “Buna da gücü yetmezse?” dendi. “Marufu veya hayrı emreder.”dedi. "Bunu da yapmazsa?” diye tekrar sorulunca: “Kendini başkasına kötülük yapmaktan alıkor. Zîra bu da bir sadakadır.” buyurdu. [5] Sevgili Peygamberimiz toplumları bir gemiye benzetiyor ve diyor ki; “Onlar kendi aralarında kur’a atıp gemiyi paylaştılar. Bazısına geminin güvertesi, bazısına da alt kısmı düştü. Alt kata yerleşenler, burada su olmadığı için su ihtiyaçlarını görmek üzere üst kata çıkmak durumundadırlar. Su almak için üst kata çıktıkları vakit, üst kattakilerin yanından geçiyorlar. Bunun üzerine kendi aralarında konuşurlar: “Payımıza düşen alt katta bir delik açsak da, su ihtiyacımızı buradan görsek ve yukardakileri rahatsız etmesek iyi olur.” derler ve geminin alt kısmında bir delik açmaya başlarlar. Şimdi üst kattakiler bunları gördükleri halde bu yaptıkları işe göz yumar, ses çıkarmayacak ve engel olmayacak olurlarsa, açılan delikten içeriye su dolar ve gemi batar. Böylece sadece deliği açanlar değil, gemide olan hepsi boğulur. Eğer üst kattakiler onları bu işten men ederlerse kendileri de kurtulur, onları da kurtarmış olurlar.” [6]
Toplum içerisinde mahrum kalan kesimlere ulaşmak adına en güzel yol, gönül köprüsünden gidilen yoldur ve bu yol da insanların sorunlarıyla yakından ilgilenmekten geçmektedir. Peygamberimiz bir Hadis-i Şeriflerinde; "Allah için size sığınan kimseye sığınak olun." [7] buyurmuşlardır.
Toplumun yoksun kalmış kesimlerini kollayıp gözeten bir yaklaşım, dinimizin bizden aslî taleplerindendir ve bu çerçevede "Diyanet İşleri Başkanlığı personelinin; imam-hatiplerin, Kur’an Kursu Öğreticilerinin işi sadece belli bir alandadır." şeklinde sınırlandırıcı bir bakış yanlış bir yaklaşım olmaktadır. Kim insanımızla yakın bir bağ kurarak onların sıkıntılarına çare bulmaya çalışıyorsa dinimize ve toplumumuza hizmet için yapılması gerekeni yapmaya çalışıyor, demektir.
[1] Hac Sûresi 11
[2] Buhârî; Edeb 27, Müslim, Birr 66
[3] Ebu Zer’den nakille; Ahmed b.Hanbel, V/168-l69
[4] Buhârî; Mezâlim 3; Müslim; Birr 58
[5] Buhârî; Zekât 30 (2, 121), Edeb 33 (7, 78)
[6] Buhârî; Şirket 6, Tirmizi; Fiten 12
[7] Ebû Dâvûd; Zekât 38
Bu yüzden dualarımızda zürriyetimiz için dua ederken yalnızca "salih zürriyet" diye dua etmek yetersizdir. Bilakis "Salih-muslih zürriyet" diye dua etmek gerekir. Çünkü bir toplum "islahçı" oldugunda Rabbimizin gazabından korunur.
YanıtlaSilKaleminize saglık hocam